23 Temmuz 2026 Perşembe
Araç Kazası Sonrasında Haklarınız ve Yapmanız Gerekenler
MÜTEAHHİTLERE BÜYÜK SORUMLULUK DÜŞÜYOR
Nezaket Asla Hata Değildir
İklim Diplomasisi Ve Geleceğin Yeşil Dönüşüm Ekonomisi
Faiz Ödeyerek Denge Tutulmaz
Girişimcilik ve Sosyal Ağ Teorisi
Bir Kırık Ayağın Öğrettikleri
Hayat gerçekten insanın en büyük öğretmeni…
Öğrenmenin yaşı olmadığı gibi, hayatın hangi anında size ne öğreteceğini de bilemiyorsunuz.
Ayak bileğimin kırılmasıyla başlayan zorlu süreç artık çok şükür sonuna yaklaşıyor. Bu süreçte beni yalnız bırakmayan, arayan, soran, dua eden, ziyaret eden bütün dostlarıma yürekten teşekkür ediyorum. İnsan zor gününde gerçek dostlarını daha iyi tanıyor.
Bu süreç bana sadece sabretmeyi öğretmedi. Yürüyemeden hayatın nasıl devam ettiğini, insanların en basit gördüğü hareketlerin aslında ne kadar büyük bir nimet olduğunu yaşayarak öğrendim. Daha sonra destek bastonuyla yeniden yürümeyi öğrenmek ise adeta hayata yeniden başlamak gibiydi.
Bir başka önemli ders de fizyoterapinin ne kadar hayati bir meslek olduğunu görmek oldu.
Yıllardır oturduğum binanın karşısında ofisleri bulunan fizyoterapistlerin ne kadar önemli bir görev üstlendiğini açıkçası bu kadar yakından bilmiyordum. Sadece isimlerini duyuyor, ne yaptıklarını kabaca tahmin ediyordum.
Oysa gördüm ki, insanı yeniden ayağa kaldıran görünmez kahramanlardan biri de fizyoterapistler…
Bu vesileyle, tedavi sürecimde büyük emek veren değerli fizyoterapistler Elif Demirbaş ve Harun Demirbaş‘a ne kadar teşekkür etsem azdır. Mesleklerini büyük bir özveriyle yapan iki güzel insan sayesinde yeniden yürüyebilmenin mutluluğunu yaşıyorum.
Allah kendilerinden razı olsun.
Bu yaşadığım büyük imtihan bana bir kez daha gösterdi ki sağlık, gerçekten her şeyin başı.
Rabbim herkesi görünen ve görünmeyen kazalardan, belalardan muhafaza etsin.
Ancak yaşadığım acılar bana dünyanın gerçeklerini de daha farklı bir pencereden gösterdi.
Televizyonlarda her gün Gazze’de açlıkla mücadele eden çocukları, bombalar altında yaşam savaşı veren aileleri gördükçe kendi yaşadığım sıkıntıların aslında ne kadar küçük olduğunu düşündüm.
Benim ağrılarım vardı…
Onların ise evleri, aileleri ve gelecekleri yok ediliyor.
İnsan böyle zamanlarda şükretmeyi daha iyi öğreniyor.
Her ne kadar sahada eskisi kadar dolaşamasam da ekonomiyle ilgili gelişmeleri yakından takip etmeye devam ediyorum.
Ne yazık ki aylardır yazdığım tablo değişmiyor.
Piyasada ciddi bir nakit sıkışıklığı yaşanıyor.
Sanayici üretmekte, tüccar satış yapmakta, esnaf ayakta kalmakta zorlanıyor.
Türkiye’nin yeniden üretim odaklı büyüme modeline dönmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bir dönem büyük umut bağlanan yabancı yatırımlar konusunda da istediğimiz tabloyu göremiyoruz.
Örneğin, Çinli otomotiv devi BYD’nin Manisa’da yatırım yapacağı konuşulmuş, Türkiye’de önemli satış rakamlarına ulaşmıştı. Ancak Avrupa pazarı için üretim üssü olarak Macaristan’ın tercih edilmesi, yatırım rekabetinde ne kadar zorlandığımızı gösteren önemli bir örnek oldu.
Yatırım çekemeyen bir ekonomi, uzun vadede üretim ve istihdam açısından da sıkıntı yaşar.
Bir başka konu ise toplumun güven duygusunu zedeleyen gelişmeler…
Son yıllarda yardım adı altında kurulan bazı yapıların ve bu yapılar etrafında gündeme gelen iddiaların toplumda ciddi soru işaretleri oluşturduğunu görüyoruz.
Yardımlaşma, dayanışma ve iyilik duygusu bu milletin en güçlü değerlerinden biridir.
Bu nedenle bağış yapan insanların güvenini sarsacak her türlü davranış, yalnızca ilgili kişilere değil, gerçekten iyi niyetle çalışan yardım kuruluşlarına da zarar vermektedir.
Toplum olarak en büyük beklentimiz; şeffaflık, hesap verebilirlik ve adaletin eksiksiz şekilde işlemesidir.
Hayat bana bu birkaç ayda çok şey öğretti.
Yürümeyi…
Sabretmeyi…
Şükretmeyi…
Dostluğu…
Ve en önemlisi…
Sağlığın, güvenin ve üretimin kıymetini…
Çünkü güçlü bir toplum; sağlıklı insanlarla, üreten ekonomiyle ve birbirine güvenen insanlarla ayakta kalır.
Nusret Kafasıbüyük
Paravizyon
Ayağım Kırıldı… Peki Ya Piyasa?
Sevgili okurlarım,
Bir süre önce ayağımı kırdım. Öyle mecazi anlamda değil; bildiğiniz gerçek kırık. Metroya inerken “kaygan zemin”in kurbanı oldum. Bir anda ayağım kaydı… Sonrasını net hatırlıyorum; kısa süreli bir havalanma, ardından sert bir iniş. Şükür ki sadece ayağım kırıldı. Ama öyle basit bir kırık değil; parçalı kırık. Ambulans, hastane koridorları, operasyon, ağrılar, geceleri uyutmayan sancılar… Ben şimdi birkaç cümlede anlatıyorum ama tam 45 gün boyunca her saniyesini iliklerime kadar hissettim.
Allah beterinden saklasın. Şimdi çok daha iyiyim.
Ben düştüm, siz kaim olun inşallah.
Fakat sevgili dostlar, şu son 45 günde şunu çok net gördüm: Benim ayağım kırılmış olabilir ama Türkiye’de asıl kırılan şey piyasanın morali olmuş.
Ayağımız kırık olabilir ama telefonumuz sağlamdı. Bu yüzden piyasayla irtibatımız hiç kopmadı. Geçmiş olsun diye arayan dostlarım arasında sanayici vardı, üretici vardı, ihracatçı vardı, küçük esnaf vardı. İnanın bana; anlattıkları şeyler bazen ayağımdaki ağrıyı unutturdu, bazen de memleket adına daha büyük bir ağrıyı hissettirdi.
Çünkü konuştuğum herkesin söylediği tek bir şey vardı:
“Krediye ulaşamıyoruz.”
Bakınız, bu gazetede kendi imzamla yayımlanan “KOBİ’lerin Kredi Feryadı” haberinde de aynı meseleye dikkat çekmiştik. Orada da yazdım; Türkiye ekonomisinin omurgası olan küçük ve orta ölçekli işletmeler artık kredi değil, adeta nefes arıyor.
Şimdi bu köşede daha açık yazıyorum:
Piyasada çok ciddi bir sıkışma var.
Üstelik mesele yalnızca yüksek faiz değil. İş insanları artık bankaların kapısından içeri girdiklerinde kendilerini müşteri gibi değil, adeta risk unsuru gibi hissettiklerini söylüyorlar. Resmî açıklamalarda “kredi büyümesi”, “finansman imkanları” gibi cümleler kuruluyor ama reel sektör başka bir şey anlatıyor.
Özellikle KOBİ tarafında tablo çok ağır.
Makineci ayrı dertli. Tekstilci ayrı dertli. Mobilyacı ayrı dertli. Lojistikçi, sanayici, ihracatçı… Hangi sektörden kimi arasam aynı cümleyi duyuyorum:
“Limit yok.”
“Olsa da faiz dayanılır gibi değil.”
“Teminat yetmiyor.”
“Bankalar kapıyı kapattı.”
Şunu unutmayalım sevgili okurlarım:
Türkiye’de ekonomiyi büyük holdingler kadar, hatta belki daha fazla KOBİ’ler döndürür. Anadolu’nun üretim gücü dediğimiz yapı tam olarak budur. Sabah kepenk açan, akşam onlarca insanın maaşını düşünen işletmelerdir bunlar.
Bugün birçok işletme yatırım yapmayı bırakmış durumda. Bazıları personel çıkarmamaya çalışıyor. Bazıları ise sadece ay sonunu getirebilmenin hesabını yapıyor.
Daha acısı ne biliyor musunuz?
İnsanlar artık önünü göremiyor.
Ekonomide bazen rakamlar bozulur ama umut ayakta kalır. Şimdi ise piyasada umut da zayıflıyor. İşte tehlikeli olan tam olarak budur.
Bakın, üretici dostlarımdan biri telefonda aynen şöyle dedi:
“Abi biz büyümeyi bıraktık, küçülmeden çıkmaya çalışıyoruz.”
Bu cümle aslında bugünün ekonomik fotoğrafını tek başına anlatıyor.
Üstelik piyasadaki sorun sadece krediye erişim de değil. Tahsilatlar durmuş durumda. Vadeler uzuyor. Çekler dönüyor. İnsanlar birbirine mal verirken iki kere düşünüyor. Güven duygusu zedelendi mi, ticaret de yavaşlıyor.
Ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir sevgili dostlar. Ekonomi aynı zamanda psikolojidir. Güvendir. İnanma meselesidir.
Bugün piyasadaki en büyük sorunlardan biri de tam olarak budur.
Ben bu köşeden yıllardır karınca kararınca üreticinin, sanayicinin, ihracatçının, KOBİ’nin sesini duyurmaya çalışıyorum. Çünkü bu insanlar bağırmayı sevmez. Çalışmayı sever. Şikayet etmeyi değil, üretmeyi sever.
Ama artık ses yükseliyor.
Çünkü gerçekten zorlanıyorlar.
Ve açık söyleyeyim; ben sesimizin yeterince duyulduğundan emin değilim.
Ya da bazıları duyuyor ama ölü taklidi yapıyor.
Oysa mesele sadece birkaç işletmenin meselesi değil. KOBİ ayakta kalırsa üretim ayakta kalır. Üretim ayakta kalırsa istihdam ayakta kalır. Türkiye’nin ekonomik direnci de ancak böyle korunur.
Bu yüzden meseleye sadece finansal tablo olarak bakamayız.
Çünkü bugün krediye ulaşamayan bir KOBİ, yarın üretimi kısmaya başlarsa bunun etkisi yalnızca o fabrikanın duvarları arasında kalmaz. Çarşıya, pazara, ihracata, işsizliğe kadar uzanır.
Ben inanıyorum ki Türkiye’nin üretim gücü hâlâ çok büyük. Bu ülkenin sanayicisi mücadelecidir. KOBİ’leri dirençlidir. Ama en güçlü insanın bile nefese ihtiyacı vardır.
Bugün piyasanın söylediği tam olarak budur:
“Bize oksijen lazım.”
SAVAŞIN EKONOMİYE FATURASI
Ortadoğu’da yükselen her gerilim Türkiye’de yalnızca siyasi bir tartışma konusu değil; aynı zamanda ekonomik riski de beraberinde getiriyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarıyla başlayan son kriz de tam olarak böyle bir tabloyu ortaya çıkardı. Türkiye savaşın tarafı değil, ancak coğrafya ve ekonomi bazen taraf olmayı gerektirmeden de bedel ödetebiliyor.
Bugün piyasaların en çok baktığı gösterge petrol fiyatları. Çünkü İran meselesi sadece bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda bir enerji krizi potansiyeli taşıyor. Savaşın başlamasıyla birlikte petrol fiyatları kısa sürede 70 dolar seviyelerinden 100 doların üzerine çıktı ve bazı günlerde 110 doları gördü. Sorun yalnızca fiyat artışı değil. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki konumu bu krizi küresel ekonominin merkezine taşıyor. Çünkü dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si bu dar su yolundan geçiyor. Bu geçiş hattı aksadığında petrol fiyatı yalnızca enerji sektörünü değil, tüm ekonomiyi etkileyen bir zincir reaksiyonu başlatıyor.
Türkiye açısından mesele daha da hassas. Çünkü Türkiye enerji ithalatına büyük ölçüde bağımlı bir ekonomi. Ülke petrolünün yaklaşık yüzde 90’ını, doğal gazının ise neredeyse tamamını dışarıdan alıyor. Bu nedenle enerji fiyatlarındaki her artış Türkiye için doğrudan maliyet anlamına geliyor. Bu etkiyi kabaca rakamlarla anlatırsak; petrol fiyatında her 10 dolarlık artış Türkiye’nin enerji faturasını yıllık yaklaşık 4–5 milyar dolar yükseltiyor. Eğer petrol fiyatı 100 dolar seviyelerinde kalırsa cari açığın hızla büyümesi kaçınılmaz bir başka deyişle 55–60 milyar dolar seviyeleri görülebilir.
Bunun da Türkiye ekonomisinin en hassas noktası olan döviz dengesi üzerinde ciddi bir baskı oluşturması kaçınılmaz. Enerji fiyatlarındaki artışın ikinci etkisi ise enflasyon. Türkiye’de enerji maliyetleri yalnızca akaryakıt fiyatlarını değil, taşımacılığı, sanayiyi ve gıda fiyatlarını da doğrudan etkiliyor. Petrol fiyatlarının yüksek kalması halinde enflasyonun yeniden hızlanması ve yeniden yüzde 30’un üzerine çıkması uzak ihtimal değil. Enerji maliyetlerindeki artışın raflara yansıması doğal bir sonuç. Savaşın Türkiye ekonomisine etkisi yalnızca enerjiyle sınırlı değil. Bölgesel gerilim turizm ve ticaret açısından da risk oluşturuyor. Doğu Akdeniz’in “istikrarsız bölge” algısına girmesi turizm gelirlerini olumsuz etkileyebilir. Oysa turizm Türkiye için yıllık 60 milyar doları aşan kritik bir döviz kaynağı.
Bir başka risk ise küresel finans piyasaları. Savaş ortamlarında yatırımcılar genellikle güvenli limanlara yönelir. Bu da gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışını hızlandırabilir. Türkiye gibi dış finansmana ihtiyaç duyan ekonomiler için bu durum döviz kuru üzerinde ek baskı yaratabilir.
Ancak tablonun tamamen karanlık olduğunu söylemek de doğru değil. Türkiye’nin enerji tedarik kaynaklarını çeşitlendirmiş olması ve LNG altyapısının güçlenmesi kısa vadede arz kesintisi riskini sınırlıyor. Ancak savaşın uzaması durumunda bu kaynak çeşitliliği de yeterli olmayacak. Aslında Türkiye için asıl mesele savaşın kendisi değil, süresi. Eğer kriz kısa süreli kalırsa piyasalardaki dalgalanma geçici olabilir. Ancak çatışma aylarca sürer ve Hürmüz Boğazı gibi kritik ticaret yolları uzun süre kapalı kalırsa dünya ekonomisi yeni bir enerji şoku yaşayabilir.
Bu senaryoda Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için savaşın maliyeti yalnızca petrol faturasıyla sınırlı kalmaz; enflasyondan döviz kuruna, üretim maliyetlerinden büyümeye kadar geniş bir ekonomik alanı etkiler.
Sonuçta Ortadoğu’da çıkan her savaş Türkiye’ye bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Enerji bağımlılığı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir mesele. Ve bu kriz bize bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik güvenliği petrol fiyatlarından değil, enerji bağımsızlığından geçiyor.
GEÇİCİ NEFES Mİ, KALICI DENGE Mİ?
Sürekli iş dünyasının içinde olan biri olarak son bir yıldır farklı sektörlerde kiminle konuşsam söylem hep aynı: “Ekonomi frene bastı” Gerçekten de öyle uzun süredir yüksek enflasyonun, dalgalı kurun ve bozulan fiyatlama alışkanlıklarının içinde yol alan Türkiye ekonomisi için şimdi yeni bir viraj söz konusu. Üstelik bu viraj oldukça da sert. Merkez Bankası’nın sıkı para politikası tercihi, yüksek faizle talebi soğutma hamlesi, kredi kanallarındaki daralma… İş dünyasının daralan kredi ve yüksek faiz nedeniyle yeni yatırımlara yönelememesi… Tüm göstergeler bilinçli bir yavaşlama politikası izlendiğine işaret ediyor.
Ama bence asıl sorulması gereken soru; “ Bu sadece bir fren mi, yoksa sistemin kendini yeniden kalibre ettiği bir reset süreci mi” olmalı.
Enflasyon sadece TÜİK tablolarında gördüğümüz bir oran değil. O, bir psikoloji meselesi. Eğer toplumda “nasıl olsa fiyatlar artacak” inancı yerleşmişse, esnaf da sanayici de çalışan da kararlarını buna göre verir. İşte o zaman fiyat artışı kendi kendini besleyen ve önü alınamaz bir döngüye dönüşür. Sıkı para politikası bu yüzden yalnızca ekonomik bir araç değil; aynı zamanda beklentilere müdahaledir aslında. Talep yavaşlatılırken “artık fiyatlar otomatik artmayacak” mesajı ile bu döngünün kırılmasına yönelik veriliyor bir argümandır özetle. Ancak bunun kolay bir süreç olduğunu söylemek de yanlış olur. Zira psikoloji, rakamlardan daha inatçıdır.
Sahaya çıktığınızda tablonun aslında sanılandan daha sert olduğunu görmekte zorlanmazsınız. Sadece iç pazarda değil dış pazarda da yaşanan talep daralması, rekabet gücünün her geçen gün daha da azalması, yüksek faiz sanayicinin yatırım kararlarını ertelemesine neden oluyor. KOBİ’ler finansmana erişimde zorlanıyor bu nedenle nakit akışı yönetimi hiç olmadığı kadar kritik hale gelmiş durumda. Faiz yüksek, kredi pahalı, talep zayıf. Yapılacak en küçük hatanın faturası ağır.
Ancak tarih bize şunu da gösteriyor. Her kriz kendi fırsatını doğurur sözünden hareketle; böyle dönemler ayakta kalabilen firmaların güçlenerek çıktığı dönemlerdir. Verimsiz yapıların tasfiye olduğu, disiplinli işletmelerin öne geçtiği bir eleme süreci yaşanır. Elbette bu kolay bir tablo değil; birçok işletme için oldukça zor bir sınav ama dediğim gibi krizler bazen ekonominin kaslarını yeniden şekillendirir ve burada güçlü yönlerini öne çıkartmayı başaran şirketler ayakta kalır.
Kur tarafında daha kontrollü bir görüntü var. Fakat yatırımcı için önemli olan kurun seviyesi değil, öngörülebilirliği. Ekonomide belirsizlik en pahalı maliyettir. Rezerv birikimi, yabancı sermaye akışı ve rasyonel politika duruşu güveni beslerse, bu süreç kalıcı bir zemine oturabilir. Turizm ve ihracat cari dengeyi destekliyor. Ancak enerji bağımlılığı hâlâ yapısal bir kırılganlık olarak önümüzde duruyor. Bu gerçek değişmedikçe tam anlamıyla rahat bir ekonomiden bahsetmek oldukça zor.
Türkiye ekonomisine bir süredir nefes aldırmakta güçlük çektiren enflasyonu kısa mesafeli bir koşu olarak düşünmemek lazım. Bu uzun bir yoldur ve mücadele ister. Bugün yaşanan yavaşlamanın, yarının daha dengeli büyümesi için ödenen bir bedel olduğu unutulmamalıdır. Fakat bu bedelin sosyal boyutu iyi yönetilmezse, ekonomik disiplin toplumsal baskıyla karşı karşıya kalabilir.
2027 için erken seçimin konuşulduğu, kademeli emekliliğin dillendirilmeye başlandığı şu günlerde Türkiye ekonomisi gerçekten bir kavşakta. Ekonomi yönetimi bir karar verecek; Kısa vadeli rahatlama mı? Yoksa uzun vadeli istikrar için sabır mı? Bu tercih yalnızca ekonomi yönetiminin değil, aslında toplumun ortak kararı olacak. Çünkü istikrarın, sadece faiz oranıyla değil, kolektif sabırla inşa edildiği unutulmamalı. O zaman günlük politikalardan arınmalı ve şu soruyu bir kez daha sormalıyız; “Geçici bir nefes mi arıyoruz, yoksa kalıcı bir denge mi?”
KISIR DÖNGÜ EKONOMİSİ
Pandemi sonrası dönemde dünya ekonomisi ciddi bir sınavdan geçti. Küresel ölçekte yaşanan ekonomik durgunluk, özellikle mali yapısı kırılgan ülkelerde çok daha sert hissedildi. Bu ülkelerde gıda fiyatlarının yükselmesiyle birlikte enflasyon adeta kontrolden çıktı. Türkiye de ne yazık ki bu tablodan muaf kalamadı.
Gıda fiyatlarındaki artış, enerjide dışa bağımlılığın bir sonucu olarak yükselen akaryakıt maliyetleri ve tedarik zincirinin büyük ölçüde karayolu taşımacılığına dayanması, enflasyonu yeniden ülke gündeminin merkezine taşıdı. Üretimden lojistiğe, lojistikten raflara uzanan zincirdeki her maliyet artışı, etiketlere katlanarak yansıdı. Enflasyon yükseldi, faizler arttı, döviz kurları dalgalandı ve ekonomi giderek kendi içinde dönen bir kısır döngünün içine girdi.
Bu süreçte açıklanan Orta Vadeli Program ile öncelikli hedef olarak enflasyonun dizginlenmesi belirlendi. Ancak uygulanan sıkı para politikası beraberinde yeni riskler getirdi. Yüksek faiz ortamı, bir yandan tasarruf sahiplerini üretim ve yatırımdan uzaklaştırarak faize yönlendirdi, diğer yandan işini büyütmek isteyen girişimcilerin ve sanayicilerin krediye erişimini zorlaştırdı. Yatırım iştahının azalması, özellikle ihracatçı sektörlerde rekabet gücünün zayıflamasına yol açtı.
2021, 2022, 2023 ve 2024 yılları, neredeyse her ay değişen etiket fiyatlarıyla hafızalara kazındı. Artan girdi maliyetleri karşısında ayakta kalamayan birçok işletme kepenk indirdi. Tarım sektörü ise bu süreçten en fazla etkilenen alanlardan biri oldu. Üretim maliyetlerinin yükselmesi, çiftçinin finansmana erişimde yaşadığı zorluklar ve plansızlık, tarımsal üretimde ciddi kayıplara neden oldu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın TBMM’de bütçe görüşmeleri sırasında açıkladığı zirai don ve kuraklık etkileri de tabloyu daha da ağırlaştırdı. Tarımda yüzde 12’lere varan bir küçülme yaşandı. Gıda üretiminin düşmesi, buna karşın nüfusun artmaya devam etmesi, arz-talep dengesini bozarak gıda enflasyonunu daha da besledi.
2025 yılına gelindiğinde fiyat artışlarının önceki yıllara kıyasla kısmen yavaşladığı görüldü. Ancak ücretli kesime yapılan zamların alım gücünü gerçek anlamda artırmaması, piyasalarda beklenen canlılığı oluşturmadı. Vatandaş harcamada temkinli davrandı, iç talep sınırlı kaldı.
İhracat cephesinde ise ayrı bir sorun öne çıktı: döviz kurlarının görece düşük seyri. İçeride artan işçilik ve girdi maliyetlerini, uluslararası pazarlarda müşteri kaybetmemek adına fiyatlara yansıtamayan ihracatçı, uzun süre kâr marjından fedakârlık etti. Ancak döviz kurundaki artışın sınırlı kalması, zamanla bu fedakârlığı sürdürülemez hale getirdi. Birçok firma maliyetine yakın fiyatlarla ihracata devam etmeye çalıştı, ardından üretim bantlarında daralmaya gitmek zorunda kaldı.
Son dönemde Merkez Bankası’nın faiz indirimleri umut verse de, reel sektör açısından bu adımlar krediye erişimi kolaylaştırmak için yeterli olmadı. Sanayiciler ve iş dünyası temsilcileri, faizlerin hâlâ yüksek olduğunu hemen her platformda dile getiriyor.
Tüm bu tablo, Türkiye ekonomisinin son yıllarda neden bir kısır döngü içinde sıkıştığını açıkça ortaya koyuyor. Beklenti, 2026 yılının bu döngülerin kırıldığı bir yıl olması yönünde. Enflasyonun yeniden tek haneli rakamlara gerilediği, alım gücünün arttığı, yatırımcının düşük faizle finansmana erişebildiği ve yeni yatırımların hız kazandığı bir Türkiye, sadece ekonomi yönetiminin değil, toplumun tüm kesimlerinin ortak temennisi.
Çünkü güçlü bir ekonomi; sadece rakamlardan ibaret değil, üretimle, istihdamla ve vatandaşın sofrasına yansıyan refahla anlam kazanıyor.
Yeni yılınız kutlu olsun…
Not: Ocak ayı ile birlikte İkitelli OSB’de yer alan birçok kooperatif ve sanayi sitesinde genel kurul heyecanı başlayacak. Daha önce de defalarca dile getirdik bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum; Herkes üyesi bulunduğu kooperatif veya sanayi sitesinin genel kurul toplantılarına katılmalı. Site yönetiminden memnunsa mevcut yönetime, değilse karşısına çıkan ve daha iyi olduğunu düşündüğü ismi desteklemeli. Yaşadığı sorunları sağda solda değil genel kurulda dile getirmeli. Özetle herkes kooperatifine sahip çıkmalı…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.