06 Haziran 2026 Cumartesi
Ayağım Kırıldı… Peki Ya Piyasa?
Sevgili okurlarım,
Bir süre önce ayağımı kırdım. Öyle mecazi anlamda değil; bildiğiniz gerçek kırık. Metroya inerken “kaygan zemin”in kurbanı oldum. Bir anda ayağım kaydı… Sonrasını net hatırlıyorum; kısa süreli bir havalanma, ardından sert bir iniş. Şükür ki sadece ayağım kırıldı. Ama öyle basit bir kırık değil; parçalı kırık. Ambulans, hastane koridorları, operasyon, ağrılar, geceleri uyutmayan sancılar… Ben şimdi birkaç cümlede anlatıyorum ama tam 45 gün boyunca her saniyesini iliklerime kadar hissettim.
Allah beterinden saklasın. Şimdi çok daha iyiyim.
Ben düştüm, siz kaim olun inşallah.
Fakat sevgili dostlar, şu son 45 günde şunu çok net gördüm: Benim ayağım kırılmış olabilir ama Türkiye’de asıl kırılan şey piyasanın morali olmuş.
Ayağımız kırık olabilir ama telefonumuz sağlamdı. Bu yüzden piyasayla irtibatımız hiç kopmadı. Geçmiş olsun diye arayan dostlarım arasında sanayici vardı, üretici vardı, ihracatçı vardı, küçük esnaf vardı. İnanın bana; anlattıkları şeyler bazen ayağımdaki ağrıyı unutturdu, bazen de memleket adına daha büyük bir ağrıyı hissettirdi.
Çünkü konuştuğum herkesin söylediği tek bir şey vardı:
“Krediye ulaşamıyoruz.”
Bakınız, bu gazetede kendi imzamla yayımlanan “KOBİ’lerin Kredi Feryadı” haberinde de aynı meseleye dikkat çekmiştik. Orada da yazdım; Türkiye ekonomisinin omurgası olan küçük ve orta ölçekli işletmeler artık kredi değil, adeta nefes arıyor.
Şimdi bu köşede daha açık yazıyorum:
Piyasada çok ciddi bir sıkışma var.
Üstelik mesele yalnızca yüksek faiz değil. İş insanları artık bankaların kapısından içeri girdiklerinde kendilerini müşteri gibi değil, adeta risk unsuru gibi hissettiklerini söylüyorlar. Resmî açıklamalarda “kredi büyümesi”, “finansman imkanları” gibi cümleler kuruluyor ama reel sektör başka bir şey anlatıyor.
Özellikle KOBİ tarafında tablo çok ağır.
Makineci ayrı dertli. Tekstilci ayrı dertli. Mobilyacı ayrı dertli. Lojistikçi, sanayici, ihracatçı… Hangi sektörden kimi arasam aynı cümleyi duyuyorum:
“Limit yok.”
“Olsa da faiz dayanılır gibi değil.”
“Teminat yetmiyor.”
“Bankalar kapıyı kapattı.”
Şunu unutmayalım sevgili okurlarım:
Türkiye’de ekonomiyi büyük holdingler kadar, hatta belki daha fazla KOBİ’ler döndürür. Anadolu’nun üretim gücü dediğimiz yapı tam olarak budur. Sabah kepenk açan, akşam onlarca insanın maaşını düşünen işletmelerdir bunlar.
Bugün birçok işletme yatırım yapmayı bırakmış durumda. Bazıları personel çıkarmamaya çalışıyor. Bazıları ise sadece ay sonunu getirebilmenin hesabını yapıyor.
Daha acısı ne biliyor musunuz?
İnsanlar artık önünü göremiyor.
Ekonomide bazen rakamlar bozulur ama umut ayakta kalır. Şimdi ise piyasada umut da zayıflıyor. İşte tehlikeli olan tam olarak budur.
Bakın, üretici dostlarımdan biri telefonda aynen şöyle dedi:
“Abi biz büyümeyi bıraktık, küçülmeden çıkmaya çalışıyoruz.”
Bu cümle aslında bugünün ekonomik fotoğrafını tek başına anlatıyor.
Üstelik piyasadaki sorun sadece krediye erişim de değil. Tahsilatlar durmuş durumda. Vadeler uzuyor. Çekler dönüyor. İnsanlar birbirine mal verirken iki kere düşünüyor. Güven duygusu zedelendi mi, ticaret de yavaşlıyor.
Ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir sevgili dostlar. Ekonomi aynı zamanda psikolojidir. Güvendir. İnanma meselesidir.
Bugün piyasadaki en büyük sorunlardan biri de tam olarak budur.
Ben bu köşeden yıllardır karınca kararınca üreticinin, sanayicinin, ihracatçının, KOBİ’nin sesini duyurmaya çalışıyorum. Çünkü bu insanlar bağırmayı sevmez. Çalışmayı sever. Şikayet etmeyi değil, üretmeyi sever.
Ama artık ses yükseliyor.
Çünkü gerçekten zorlanıyorlar.
Ve açık söyleyeyim; ben sesimizin yeterince duyulduğundan emin değilim.
Ya da bazıları duyuyor ama ölü taklidi yapıyor.
Oysa mesele sadece birkaç işletmenin meselesi değil. KOBİ ayakta kalırsa üretim ayakta kalır. Üretim ayakta kalırsa istihdam ayakta kalır. Türkiye’nin ekonomik direnci de ancak böyle korunur.
Bu yüzden meseleye sadece finansal tablo olarak bakamayız.
Çünkü bugün krediye ulaşamayan bir KOBİ, yarın üretimi kısmaya başlarsa bunun etkisi yalnızca o fabrikanın duvarları arasında kalmaz. Çarşıya, pazara, ihracata, işsizliğe kadar uzanır.
Ben inanıyorum ki Türkiye’nin üretim gücü hâlâ çok büyük. Bu ülkenin sanayicisi mücadelecidir. KOBİ’leri dirençlidir. Ama en güçlü insanın bile nefese ihtiyacı vardır.
Bugün piyasanın söylediği tam olarak budur:
“Bize oksijen lazım.”
SAVAŞIN EKONOMİYE FATURASI
Ortadoğu’da yükselen her gerilim Türkiye’de yalnızca siyasi bir tartışma konusu değil; aynı zamanda ekonomik riski de beraberinde getiriyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarıyla başlayan son kriz de tam olarak böyle bir tabloyu ortaya çıkardı. Türkiye savaşın tarafı değil, ancak coğrafya ve ekonomi bazen taraf olmayı gerektirmeden de bedel ödetebiliyor.
Bugün piyasaların en çok baktığı gösterge petrol fiyatları. Çünkü İran meselesi sadece bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda bir enerji krizi potansiyeli taşıyor. Savaşın başlamasıyla birlikte petrol fiyatları kısa sürede 70 dolar seviyelerinden 100 doların üzerine çıktı ve bazı günlerde 110 doları gördü. Sorun yalnızca fiyat artışı değil. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki konumu bu krizi küresel ekonominin merkezine taşıyor. Çünkü dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si bu dar su yolundan geçiyor. Bu geçiş hattı aksadığında petrol fiyatı yalnızca enerji sektörünü değil, tüm ekonomiyi etkileyen bir zincir reaksiyonu başlatıyor.
Türkiye açısından mesele daha da hassas. Çünkü Türkiye enerji ithalatına büyük ölçüde bağımlı bir ekonomi. Ülke petrolünün yaklaşık yüzde 90’ını, doğal gazının ise neredeyse tamamını dışarıdan alıyor. Bu nedenle enerji fiyatlarındaki her artış Türkiye için doğrudan maliyet anlamına geliyor. Bu etkiyi kabaca rakamlarla anlatırsak; petrol fiyatında her 10 dolarlık artış Türkiye’nin enerji faturasını yıllık yaklaşık 4–5 milyar dolar yükseltiyor. Eğer petrol fiyatı 100 dolar seviyelerinde kalırsa cari açığın hızla büyümesi kaçınılmaz bir başka deyişle 55–60 milyar dolar seviyeleri görülebilir.
Bunun da Türkiye ekonomisinin en hassas noktası olan döviz dengesi üzerinde ciddi bir baskı oluşturması kaçınılmaz. Enerji fiyatlarındaki artışın ikinci etkisi ise enflasyon. Türkiye’de enerji maliyetleri yalnızca akaryakıt fiyatlarını değil, taşımacılığı, sanayiyi ve gıda fiyatlarını da doğrudan etkiliyor. Petrol fiyatlarının yüksek kalması halinde enflasyonun yeniden hızlanması ve yeniden yüzde 30’un üzerine çıkması uzak ihtimal değil. Enerji maliyetlerindeki artışın raflara yansıması doğal bir sonuç. Savaşın Türkiye ekonomisine etkisi yalnızca enerjiyle sınırlı değil. Bölgesel gerilim turizm ve ticaret açısından da risk oluşturuyor. Doğu Akdeniz’in “istikrarsız bölge” algısına girmesi turizm gelirlerini olumsuz etkileyebilir. Oysa turizm Türkiye için yıllık 60 milyar doları aşan kritik bir döviz kaynağı.
Bir başka risk ise küresel finans piyasaları. Savaş ortamlarında yatırımcılar genellikle güvenli limanlara yönelir. Bu da gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışını hızlandırabilir. Türkiye gibi dış finansmana ihtiyaç duyan ekonomiler için bu durum döviz kuru üzerinde ek baskı yaratabilir.
Ancak tablonun tamamen karanlık olduğunu söylemek de doğru değil. Türkiye’nin enerji tedarik kaynaklarını çeşitlendirmiş olması ve LNG altyapısının güçlenmesi kısa vadede arz kesintisi riskini sınırlıyor. Ancak savaşın uzaması durumunda bu kaynak çeşitliliği de yeterli olmayacak. Aslında Türkiye için asıl mesele savaşın kendisi değil, süresi. Eğer kriz kısa süreli kalırsa piyasalardaki dalgalanma geçici olabilir. Ancak çatışma aylarca sürer ve Hürmüz Boğazı gibi kritik ticaret yolları uzun süre kapalı kalırsa dünya ekonomisi yeni bir enerji şoku yaşayabilir.
Bu senaryoda Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için savaşın maliyeti yalnızca petrol faturasıyla sınırlı kalmaz; enflasyondan döviz kuruna, üretim maliyetlerinden büyümeye kadar geniş bir ekonomik alanı etkiler.
Sonuçta Ortadoğu’da çıkan her savaş Türkiye’ye bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Enerji bağımlılığı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir mesele. Ve bu kriz bize bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik güvenliği petrol fiyatlarından değil, enerji bağımsızlığından geçiyor.
GEÇİCİ NEFES Mİ, KALICI DENGE Mİ?
Sürekli iş dünyasının içinde olan biri olarak son bir yıldır farklı sektörlerde kiminle konuşsam söylem hep aynı: “Ekonomi frene bastı” Gerçekten de öyle uzun süredir yüksek enflasyonun, dalgalı kurun ve bozulan fiyatlama alışkanlıklarının içinde yol alan Türkiye ekonomisi için şimdi yeni bir viraj söz konusu. Üstelik bu viraj oldukça da sert. Merkez Bankası’nın sıkı para politikası tercihi, yüksek faizle talebi soğutma hamlesi, kredi kanallarındaki daralma… İş dünyasının daralan kredi ve yüksek faiz nedeniyle yeni yatırımlara yönelememesi… Tüm göstergeler bilinçli bir yavaşlama politikası izlendiğine işaret ediyor.
Ama bence asıl sorulması gereken soru; “ Bu sadece bir fren mi, yoksa sistemin kendini yeniden kalibre ettiği bir reset süreci mi” olmalı.
Enflasyon sadece TÜİK tablolarında gördüğümüz bir oran değil. O, bir psikoloji meselesi. Eğer toplumda “nasıl olsa fiyatlar artacak” inancı yerleşmişse, esnaf da sanayici de çalışan da kararlarını buna göre verir. İşte o zaman fiyat artışı kendi kendini besleyen ve önü alınamaz bir döngüye dönüşür. Sıkı para politikası bu yüzden yalnızca ekonomik bir araç değil; aynı zamanda beklentilere müdahaledir aslında. Talep yavaşlatılırken “artık fiyatlar otomatik artmayacak” mesajı ile bu döngünün kırılmasına yönelik veriliyor bir argümandır özetle. Ancak bunun kolay bir süreç olduğunu söylemek de yanlış olur. Zira psikoloji, rakamlardan daha inatçıdır.
Sahaya çıktığınızda tablonun aslında sanılandan daha sert olduğunu görmekte zorlanmazsınız. Sadece iç pazarda değil dış pazarda da yaşanan talep daralması, rekabet gücünün her geçen gün daha da azalması, yüksek faiz sanayicinin yatırım kararlarını ertelemesine neden oluyor. KOBİ’ler finansmana erişimde zorlanıyor bu nedenle nakit akışı yönetimi hiç olmadığı kadar kritik hale gelmiş durumda. Faiz yüksek, kredi pahalı, talep zayıf. Yapılacak en küçük hatanın faturası ağır.
Ancak tarih bize şunu da gösteriyor. Her kriz kendi fırsatını doğurur sözünden hareketle; böyle dönemler ayakta kalabilen firmaların güçlenerek çıktığı dönemlerdir. Verimsiz yapıların tasfiye olduğu, disiplinli işletmelerin öne geçtiği bir eleme süreci yaşanır. Elbette bu kolay bir tablo değil; birçok işletme için oldukça zor bir sınav ama dediğim gibi krizler bazen ekonominin kaslarını yeniden şekillendirir ve burada güçlü yönlerini öne çıkartmayı başaran şirketler ayakta kalır.
Kur tarafında daha kontrollü bir görüntü var. Fakat yatırımcı için önemli olan kurun seviyesi değil, öngörülebilirliği. Ekonomide belirsizlik en pahalı maliyettir. Rezerv birikimi, yabancı sermaye akışı ve rasyonel politika duruşu güveni beslerse, bu süreç kalıcı bir zemine oturabilir. Turizm ve ihracat cari dengeyi destekliyor. Ancak enerji bağımlılığı hâlâ yapısal bir kırılganlık olarak önümüzde duruyor. Bu gerçek değişmedikçe tam anlamıyla rahat bir ekonomiden bahsetmek oldukça zor.
Türkiye ekonomisine bir süredir nefes aldırmakta güçlük çektiren enflasyonu kısa mesafeli bir koşu olarak düşünmemek lazım. Bu uzun bir yoldur ve mücadele ister. Bugün yaşanan yavaşlamanın, yarının daha dengeli büyümesi için ödenen bir bedel olduğu unutulmamalıdır. Fakat bu bedelin sosyal boyutu iyi yönetilmezse, ekonomik disiplin toplumsal baskıyla karşı karşıya kalabilir.
2027 için erken seçimin konuşulduğu, kademeli emekliliğin dillendirilmeye başlandığı şu günlerde Türkiye ekonomisi gerçekten bir kavşakta. Ekonomi yönetimi bir karar verecek; Kısa vadeli rahatlama mı? Yoksa uzun vadeli istikrar için sabır mı? Bu tercih yalnızca ekonomi yönetiminin değil, aslında toplumun ortak kararı olacak. Çünkü istikrarın, sadece faiz oranıyla değil, kolektif sabırla inşa edildiği unutulmamalı. O zaman günlük politikalardan arınmalı ve şu soruyu bir kez daha sormalıyız; “Geçici bir nefes mi arıyoruz, yoksa kalıcı bir denge mi?”
KISIR DÖNGÜ EKONOMİSİ
Pandemi sonrası dönemde dünya ekonomisi ciddi bir sınavdan geçti. Küresel ölçekte yaşanan ekonomik durgunluk, özellikle mali yapısı kırılgan ülkelerde çok daha sert hissedildi. Bu ülkelerde gıda fiyatlarının yükselmesiyle birlikte enflasyon adeta kontrolden çıktı. Türkiye de ne yazık ki bu tablodan muaf kalamadı.
Gıda fiyatlarındaki artış, enerjide dışa bağımlılığın bir sonucu olarak yükselen akaryakıt maliyetleri ve tedarik zincirinin büyük ölçüde karayolu taşımacılığına dayanması, enflasyonu yeniden ülke gündeminin merkezine taşıdı. Üretimden lojistiğe, lojistikten raflara uzanan zincirdeki her maliyet artışı, etiketlere katlanarak yansıdı. Enflasyon yükseldi, faizler arttı, döviz kurları dalgalandı ve ekonomi giderek kendi içinde dönen bir kısır döngünün içine girdi.
Bu süreçte açıklanan Orta Vadeli Program ile öncelikli hedef olarak enflasyonun dizginlenmesi belirlendi. Ancak uygulanan sıkı para politikası beraberinde yeni riskler getirdi. Yüksek faiz ortamı, bir yandan tasarruf sahiplerini üretim ve yatırımdan uzaklaştırarak faize yönlendirdi, diğer yandan işini büyütmek isteyen girişimcilerin ve sanayicilerin krediye erişimini zorlaştırdı. Yatırım iştahının azalması, özellikle ihracatçı sektörlerde rekabet gücünün zayıflamasına yol açtı.
2021, 2022, 2023 ve 2024 yılları, neredeyse her ay değişen etiket fiyatlarıyla hafızalara kazındı. Artan girdi maliyetleri karşısında ayakta kalamayan birçok işletme kepenk indirdi. Tarım sektörü ise bu süreçten en fazla etkilenen alanlardan biri oldu. Üretim maliyetlerinin yükselmesi, çiftçinin finansmana erişimde yaşadığı zorluklar ve plansızlık, tarımsal üretimde ciddi kayıplara neden oldu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın TBMM’de bütçe görüşmeleri sırasında açıkladığı zirai don ve kuraklık etkileri de tabloyu daha da ağırlaştırdı. Tarımda yüzde 12’lere varan bir küçülme yaşandı. Gıda üretiminin düşmesi, buna karşın nüfusun artmaya devam etmesi, arz-talep dengesini bozarak gıda enflasyonunu daha da besledi.
2025 yılına gelindiğinde fiyat artışlarının önceki yıllara kıyasla kısmen yavaşladığı görüldü. Ancak ücretli kesime yapılan zamların alım gücünü gerçek anlamda artırmaması, piyasalarda beklenen canlılığı oluşturmadı. Vatandaş harcamada temkinli davrandı, iç talep sınırlı kaldı.
İhracat cephesinde ise ayrı bir sorun öne çıktı: döviz kurlarının görece düşük seyri. İçeride artan işçilik ve girdi maliyetlerini, uluslararası pazarlarda müşteri kaybetmemek adına fiyatlara yansıtamayan ihracatçı, uzun süre kâr marjından fedakârlık etti. Ancak döviz kurundaki artışın sınırlı kalması, zamanla bu fedakârlığı sürdürülemez hale getirdi. Birçok firma maliyetine yakın fiyatlarla ihracata devam etmeye çalıştı, ardından üretim bantlarında daralmaya gitmek zorunda kaldı.
Son dönemde Merkez Bankası’nın faiz indirimleri umut verse de, reel sektör açısından bu adımlar krediye erişimi kolaylaştırmak için yeterli olmadı. Sanayiciler ve iş dünyası temsilcileri, faizlerin hâlâ yüksek olduğunu hemen her platformda dile getiriyor.
Tüm bu tablo, Türkiye ekonomisinin son yıllarda neden bir kısır döngü içinde sıkıştığını açıkça ortaya koyuyor. Beklenti, 2026 yılının bu döngülerin kırıldığı bir yıl olması yönünde. Enflasyonun yeniden tek haneli rakamlara gerilediği, alım gücünün arttığı, yatırımcının düşük faizle finansmana erişebildiği ve yeni yatırımların hız kazandığı bir Türkiye, sadece ekonomi yönetiminin değil, toplumun tüm kesimlerinin ortak temennisi.
Çünkü güçlü bir ekonomi; sadece rakamlardan ibaret değil, üretimle, istihdamla ve vatandaşın sofrasına yansıyan refahla anlam kazanıyor.
Yeni yılınız kutlu olsun…
Not: Ocak ayı ile birlikte İkitelli OSB’de yer alan birçok kooperatif ve sanayi sitesinde genel kurul heyecanı başlayacak. Daha önce de defalarca dile getirdik bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum; Herkes üyesi bulunduğu kooperatif veya sanayi sitesinin genel kurul toplantılarına katılmalı. Site yönetiminden memnunsa mevcut yönetime, değilse karşısına çıkan ve daha iyi olduğunu düşündüğü ismi desteklemeli. Yaşadığı sorunları sağda solda değil genel kurulda dile getirmeli. Özetle herkes kooperatifine sahip çıkmalı…
ÜRETİM DOLAR FAİZ ÇIKMAZI
Dünya genelinde bir ekonomik durgunluktan bahsetsek yanlış söylemiş olmayız. Bunun ülkemizdeki etkisi çok daha ağır görülüyor. Görüştüğüm iş dünyasının hemen hepsinin ortak şikayetleri; dolar üzerindeki baskı, faizlerin yüksekliği.
Yeni bir yıla giriyoruz. İşçi temsilcileri katılmayacağını açıklasa da asgari ücret belirleme komisyonu bu ay içinde toplanacak ve 2026’nın asgari ücretleri açıklanacak. Asgari ücrete yapılması beklenen zam işçi kesiminin nefes almasını sağlayacak mı hayır ancak işin bir de işveren boyutu var. Özellikle ihracatçı üzerinde bu asgari ücret artışları maliyetlerin yükselmesi anlamına gelecek. Ancak yurt dışına dolarla satış yapan ihracatçı bu maliyet artışlarını etikete yansıtamayacak. Zira bunu yansıttığında ithalatçılar Çin başta olmak üzere başka pazarlara yönelecek. İş dünyası yeni yılla birlikte yeni bir çıkmazın eşiğine girecek. Dünya pazarlarında rekabet etmekten her geçen gün uzaklaştıklarını açıklayan iş dünyası bu yeni maliyetlerle birlikte yurt dışına mal satmaktan daha da uzaklaşacak.
İkinci sorun faizlerin yüksekliği. Günümüzde şirketlerin kendi öz kaynakları ile büyümeye çalışması imkansız denecek kadar az. Sanayici büyümek için ya da dijital teknolojiye adapte olarak maliyetleri düşürmek için kredi kullanmak durumunda. Ancak bu kredilerin faizlerinin yüksekliği maliyet düşürmediği gibi işvereni borç batağına sürüklüyor. Kredi kullanarak büyümek iş yerini büyütmekten çok borç yükünü büyütmeye ve doğal olarak aslında finansı veren kurumların büyümesine neden oluyor.
Sanayici açık denizdeki sandalda küreksiz kalmış balıkçı gibi. Ne yana savrulacağını bilemiyor. Büyümek bir dert, büyümemek başka bir dert. Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek uzun vadede maliyeti düşürecek olsa da bugün o yatırımları karşılayabilecek ekonomik gücü yok. Dijital otomasyon sistemlerine geçmek için makine parkurunu yenilemeye kalksa yine aynı sorunla karşı karşıya. Mesele sadece ürünü üretmekle bitmiyor onu dünya pazarlarına satabilmek gerekli. Kapıkule’yi geçtiğinizde çok çetin bir ortamla karşı karşıyasınız. AB sınırda karbon uygulaması birçok alanda ek vergi getirecek. Çin, Vietnam, Hindistan… gibi ülkeler devlet teşvikli çok daha düşük fiyatlarla piyasayı ele geçirme savaşında
Karar vericilerin artan dünya rekabetinde Türk girişimcisinin yetire kadar yer alabilmesi için önlemler alması gerekli. Üstelik bunlar günü kurtarma çözümleri olmamalı. Sanayicilerin çağrısına kulak verilmeli. Küçücük atölyeden bin kişilik iş yerlerine kadar her biri ihracatta lokomotif olmaya çalışırken aynı zamanda istihdama da katkı sunuyor. Her bir çalışan 4 kişilik aile demek, bir iş yerinin kapanması çıkarılan işçi sayısının 4’le çarpılması anlamına gelir.
Sanayinin bacaları tütmeli tekrar söylüyorum sanayicinin çağrılarına kulak verilmeli. İhracatı artırmanın yolu rekabetçi üretimden geçiyor. Sanayicinin dünya pazarında elini güçlendirecek teşvik mi olur, vergi indirimi mi olur, makul faizli krediler mi olur onu uzmanlar değerlendirir ancak adımlar vakit geçirmeden atılmalı. Bakın tekstil sektörüne kiminle konuşursanız konuşun her geçen gün küçüldüğümüz ortaya çıkar. Zaten ihracat rakamları da bunu doğruluyor. Kaybedilen bir pazarı yeniden kazanmak zaman ister. Pazarı kaybetmeden sanayiciyi rekabetçi kılmak daha mantıklı değil mi?
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.