06 Haziran 2026 Cumartesi
Her şey savaş yüzünden mi?
Ekonomi yönetiminin 23 yıldır her yaptığı yanlışı ve çıktılarını, bir bahaneye dayandırmasının son örneğini, yılın ikinci enflasyon raporu ve akabindeki açıklamalarda da gördük. Maliyetlerin artmasının, enflasyon hedeflemesindeki sapmaların, vatandaştan reel sektöre kadar yaşananların sorumlusunu şimdi ABD – İsrail ikilisinin İran’ı işgal eylemine bağlıyorlar.
Elbette tamamen ilgisiz olduğunu söylenemez. Tüm dünya ekonomilerinde olduğu gibi enerjiden gübreye, tedarik zincirindeki kırılmadan jeopolitik risk algısının yükselmesine kadar bir dizi etkinin bize de yansıması oldu.
Fakat her şey yolundaymış gibi davranıp, bunu bir yol kazası gibi anlatmaya çalıştığınızda iş şirazesinden çıkıyor. Çünkü ekonomiye dair arka arkaya yapılan hataları, yanlışların biriken faturalarını, tercihlerin rakamlardan yana kullanılıp, üretim ekonomisi ve tüketici göz ardı edilerek, rantiyenin önceliklendirildiği bir bakış açısını göz ardı ederek işin içinden sıyrılmak çok da gerçekçi gelmiyor.
Daha önceki yıllarda faiz lobisinden dış güçlere kadar bir dizi bahane ortaya konulduğunu biliyoruz. Ama önce olanak sağladığınız, sonra parayı geri isteyince kötü olduğunuz kesimler nasıl tek başına meselelerden sorumlu değilse, şu an dünyada yaşanan savaş ortamı da problemlerin ana kaynağı değil, sadece faturanın ağırlığını arttıran faktörlerdir.
Bu ülkede sahte rakamlar yaratarak, onların üzerinden oluşturulan hedef enflasyonlarla insanlara gelir artışı verip, bunun üç katı yaşam maliyetini karşılamasını beklerken, bir de dolaylı vergilerle rantiye yaklaşımının neden olduğu faturayı ödemesini beklerseniz, elbette insanların iflasına, iç piyasanın bitmesine sebep olursunuz.
Yüzde 120’lere vurmuş bir üretici enflasyonunu, yüzde 20’lere düşürürken, tüketici enflasyonunu da yüzde 90’lardan yüzde 30’a düşürdüğünüz açıklıyorsanız, kuru sabit tutup, faiz ödemelerinizi neredeyse iki katı kadar arttırıyorsanız, bütçe açıklarını patlatıyor, ama vatandaştan halen tasarruf yapmasını bekliyorsanız, zaten ekonomiyi açmaza sürüklemişsiniz demektir.
İşsiz olanları işsiz saymayarak, üreticinin maliyetini yok kabul ederek, gıda, ulaşım ve konut seviyesine düşmüş bir tüketim gerçekliğini talep enflasyonu diye anlatıyorsanız, ortaya koyduğunuz savların hiçbiri gerçekçi değil demektir.
Birtakım rakamlar açıklamak, veri oluşturmak değildir. Veri, hele ki 21. yüzyılda gerçekliği tartışılmaz bir faktör olmak zorundadır. Ama vatandaştan reel sektöre kadar bir ülkede kimse açıklanan verileri inandırıcı bulmuyorsa, bu sadece ekonomik sonuçlarla fatura ödemenize neden olmaz.
Veri çağında verilerine güvenilmeyen bir yapı kurarak ayrıca bir ekonomik gelişmeyi kaçırdığınız anlamına gelir. Ekonomi yönetiminin hızla bu sanal dünyadan çıkıp, sokaktaki gerçekle tanışması gerekiyor.
Her seferinde yeni bahaneler bularak, ne ekonomik sorunları çözebilirsiniz; ne de inandırıcılığınızı koruyabilirsiniz. Aksine açıklamalarla gerçekler arasındaki uçurum arttıkça, öngörülemezlik yaratırsınız.
Öngörülemiz bir tablo ise, ekonomilerde sorunlu verilerden daha büyük problemlere neden olur. Çünkü rotasını bilmediğiniz bir yolda, sisler içinde yürüyorsanız, aldığınız önlemler de günlük hale gelir.
Sonuç mu? En basitinden daha çok yastık altına para atılır; daha fazla ödemeler aksatılır; daha sert bir biçimde piyasaların daralması ve iflasların artmasına neden olunur? Öngörülemezliğin getirdiği maliyet artışı ve enflasyon kıskacı da işin cabası. Özetle ülkenin ihtiyacı olan bahaneler değil, yüzleşilen gerçekler.
Revize edilen sadece beklenti mi?
Türkiye’nin açıklanan enflasyon meselesini gözden geçirmesi ve çok geç olmadan düzenlemelere gitmesi gerekiyor. Zaten yılın ilk ayında yüksek gelen aylık enflasyonlar, yılın geri kalanında maliyetlere de paralel, kâğıt üzerindeki enflasyonun bile tutturulmasının güç olduğunu gösterdi.
Rakam tutturmak için gıdanın ve konutun sepetteki ağırlığını azaltıp, okul kıyafeti gibi tüketimi sıfır olabilecek başlıklar ekleyerek, niyet belli olmuştu, ama sonraki gelişmeler bunu da boşa çıkardı.
Mart ayına geldiğimizde İran eksenli yaşanan gelişmeler, petrol fiyatları üzerinden maliyet artışları, arz güvenliğiyle ilgili sıkıntıların dozunun artması, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve sadece bizde değil, dünyada da enflasyonist risklerin yükselerek, faiz düşürenlerin bile yükseltmeyi tartışması, sorun çözülse bile maliyetlerin yansımasından bizi de dünyayı da kurtaramayacak.
Bu nedenle piyasa öngörüleri de dahil olmak üzere, tüm göstergelerin yukarı yönlü revize edildiği, cari açık başta olacak şekilde hedeflerin tutmayacağı, faiz ve bütçe açığında beklentilerin üstüne çıkılacağı neredeyse net gözüküyor.
Peki sizce tüm bu gelişmeler yaşanırken, tartışmamız gerekin bir konu daha yok mu? Zaten gerçekte yaşanan enflasyonla ilgisi kalmamış bir istatistiksel enflasyon oranı açıklayıp, sonra da onu baz alarak belirlenen hedefler üzerinden insanların gelirleri arttırıldı.
Bunun zaten normal şartlar altında sürdürülebilirliği olmadığı alenen gözüküyordu. Ama üzerine dünyadaki gelişmeleri ve bizim kırılganlıklarımızdan doğacak maliyetleri de eklediğimizde, insanların gelirlerinde bir düzenlemeye gidilmesi gerekmiyor mu?
Zaten yaşam maliyetlerinin gelirler düşerken ekstra arttırılmış olması iç piyasayı durma noktasına getirdi. Firmalar bu fotoğraf içerisinde maliyetlerini tam yansıtamazken, kaynak maliyetleri ya da sıkıntıları sermaye erimesini sorunlu hale getiriyor.
Şimdi ülkemizde emekli aylıklarından asgari ücrete kadar gelirleri yukarı taşıyacak hamleler yapılması ve işverenin de sübvanse edilmesi gereken bir sürecin tam ortasına geldik. Bu gelişmeye bugün bazıları karşı çıkabilir.
Bunun enflasyonist ortamı tetikleyeceğine dair tezler ortaya koyabilir. Ama tüketim kalemi kısıtlanan, orada da miktarı azaltırken daha çok para ödeyen insanlara vereceğiniz ek ücretlerin enflasyon yaratma kapasitesi kalmadı.
Burada işveren maliyetlerini de gözetecek şekilde, ekonominin merkezine insanı ve üretim ekonomisini koyarak yeniden bir kurgu yaratmak zorundayız. Şayet bu düzenlemeyi yapmazsak ne olur?
Elbette maliyetleri konuşurken bunu da mercek altına almak durumundayız. Gereken hamleyi bugünden yapmazsak, durma noktasına gelmiş iç piyasayı kurtaramayız. Kurtaramadığımız gibi maliyetlerin artışını da engellemediğimiz içinde, fiilen yaşanan stagflasyonla, yani hem enflasyonun yükseldiği, hem ekonominin daraldığı fotoğrafla resmen tanışırız.
Bunun ortaya koyacağı maliyet de ücretlerdeki artışla gelecek maliyetin çok üzerinde faturaları önümüze koyar. Şimdiden hamle yapmak zorundayız, aksi takdirde telafisi zor bir fotoğrafa koşarız.
Altın bize ne anlatıyor?
Kırdığı ons bazında tarihi rekorların ardından, kâr realizasyonuyla gevşeyen altın fiyatları, düştükten sonra da ‘kaç olur, düşer mi, çıkar mı’ cinsinden sığ tartışmaların odak noktası haline geldi.
Oysa kumarhanede zar atmak gibi ons fiyatı ya da seyri takip etmek yerine, altının neden tarihi değerlere ulaştığını, raporlarda neden daha yüksek seviyelerin göründüğünü ve bunun bizim için ne anlama geldiğini konuşmamız gerekiyor.
Öncelikle altının bu denli yükselişinin farklı nedenleri var. Bunların başında ve herkesin de farkında olduğu bir durum jeopolitik risklerin artması. Dünyanın farklı noktalarında sıcak çatışmalar sürerken, Trump’ın bir yanda gümrük vergisi hamlesi, diğer tarafta tutarsız hareketlerini dikkate alırsanız, bu risklerin azalmak bir yana da artarak süreceği bir dönemi de tahmin etmek güç değil.
Peki mesele sadece bununla mı sınırlı? Öncelikle jeopolitik risklerin yarattığı, ardından sıcak çatışmalar ve vergilerle pekişen, akabinde ekonomik paktların oluştuğu bir dönemde görece daha güvenli olarak görülen altının ön plana çıkmasını normal karşılamak gerekir.
Bununla birlikte doların kredibilitesine olan güvenin sarsılmasının da bunda çok rolü var. Yani meseleyi sadece dolar değer kaybetti, altın yükseldi tarzında grafiklerden okuyamayacak kadar çok kapsamlı bir başlıktan söz ediyoruz.
Bugün dolar en büyük rezerv para özelliğin koruyor. Yıkıldı bitti haberlerinin de gerçeği yansıttığını düşünmüyorum. Dünyada gerek ticaret gerekse de borçlanma halen dolar baz alınarak yapılıyorsa, dolar bugün yıkılsa, piyasadan temizlenmesi 10 yıl sürer.
O yüzden bu tip magazinel yaklaşımlardan uzaklaşarak, ne olduğunu anlamakta fayda var. Hepimiz biliyoruz ki, çoğalan kutuplara paralel yeni çıpa arayışı mevcut. Bunun ne olacağı ise meçhul. Günün sonunda yerel para birimleriyle bile alışveriş yapmaya kalksanız, ortada herkesin kabul ettiği bir çıpanın olması şart.
Misal, Türkiye ile Rusya kendi arasında alışveriş yaparken, yerel paralar mı kullanıyor? Ruble’nin dolar karşılığı bulunup, TL karşılığına çevrilerek fiyat oluşturuluyor. Ortak para birimi kabul edilmediği sürece de, ilişkiyi çıpalamaktan başka çare yok.
İşte paralara güvenin azaldığı bu süreçte, altının olası çıpa olabileceği konuşuluyor. Bunun için de bir kırılma gerekir. Nedir o olası kırılma? Dijital paralara geçiş. Fakat bunu kripto varlıklarla karıştırmamak gerekir.
Dijital TL, dijital dolar, dijital, yuan, dijital avro gibi resmi para birimlerinin dijitale taşınmasından söz ediyorum. İşte bu ekonomik düzlemde bir kırılmayı ve yapılanmayı doğurabilir.
Bu nedenle de bizimki de dahil, dünyadaki merkez bankalarının rezervlerindeki altın miktarını arttırmak adına uzun zamandı alım yaptığını biliyoruz. Çin en yüksek alımları yapanlardan biri mesela.
Tüm bunları göz önüne aldığınızda da dedikoduların ötesinde, en azından merkez bankaları rezervine altın almaya devam ettiği, dünyadaki belirsizlik ortamı da ortadan kalkmadığı sürece altının güvenli liman özelliğini göstererek talep göreceği çok akla yatkın bir durum.
Bu işin olasılığı… Peki tüm bu gelişmeler bize ne anlatmalı? Asıl bu sorunun yanıtının peşine düşmeliyiz. Anlaşılan o ki, dünya uzunca bir süre çalkantılı, belirsizliğin arttığı ve güç savaşlarının sürdüğü bir alana sahne olacak.
Tüm bunları göz ardı ederek altın konuşuyorsanız, o dedikoduya girer ve traderların ya da bu işin tüccarının kurbanlarını arttırmaktan başka da bir işe yaramaz.
Kayıt dışı ekonominin ayak sesleri
Türkiye 2026 yılına girerken, çöken satın alma gücünün, asgari ücrete yapılan zam üzerinden daha da ağırlaştığı, firmaların maliyet, ihracatçıların da ekstra kur baskısı altında yıprandığı, konkordatoların patladığı, emeklilerin de muhtemelen yüzde 11-12 civarında almasıyla, nüfusunun büyük bir bölümünü açlık sınırının altında yaşatmayı kabul ettiği bir gerçeklikle karşı karşıya…
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, ısrarla kayıt dışılıkla mücadele edileceğini söylese de, yapay zekâ uygulamalarını devreye soksa da, Risk Analizi Genel Müdürlüğü’nü Gelir İdaresi Başkanlığı’na bağlasa da, gerçeklikten kopmuş haliyle, sadece yakaladığından vergi alma eğilimini sergiliyor.
Ülkede rakamlar ve istatistikler ne derse desin, ekonominin yarısının kayıt dışı yürüdüğü gerçeği ortadayken, siz tüketicinin gelirlerini çökertir; yaşamsal tüketimlerini karşılayamayacak noktaya getirirseniz, firmaları da maliyet kıskacıyla bağlarsanız elde edeceğiniz tek şey daha çok kayıt dışıdır.
Zaten mükellef olanların ve tahakkuk ettirdiği, yani borcunu kabul ettiği halde ödeyemediği rakamlar üzerinden jandarmalık yapmaktan öteye geçmek durumundasınız. Önce bu insanlara neden ödemelerini yapamadığını soracaksınız, sonra da onlara rakip olan merdiven altı üretimi destekler hamlelerden vazgeçeceksiniz.
Satın alma gücünün çöktüğü ve yeni artışlarla birlikte gelirin ihtiyaçları karşılamaya yetmediği bir fotoğrafı umursamazsanız, çalışmaktan başka çaresi olmayan insanları kayıt dışı istihdama iter; bunları da merdiven altı üretimlerin kullanması sonucunu yaratır; kayıtlı olarak hizmet veren, kalite ve sağlık konusunda hassasiyet gösteren firmalara bir darbe daha vurur ve daha yıpranmış bir ekonomi yaratırsınız.
Türkiye 2026 yılında, zaten sorunlu olan kayıt dışı ekonomi yapısında çok daha kronik bir noktaya gitmek için, elinden gelen her şeyi yapıyor. Bunu onayladığım için değil, yaşanacak bir vaka olduğu için dile getiriyorum.
Hiç kimseyi dinlemeden, yaşananları umursamadan, ülkede üretim yapanı yaptığına pişman ederek, fiyatları da rakam kovalarcasına kâğıt üzerinde enflasyonla düşürmeye kalkar; sonra da sokaktaki enflasyonu görmezden gelerek kurgu yaparsanız, bunun sonu çıkmaz sokaktır ve tahribatı büyük olur.
Israrla ve her fırsatta dile getiriyorum. Türkiye’nin ekonomiye dair gerçekleriyle yüzleşmekten ve bunun üzerine ekonomi politikaları üretmekten başka çaresi yok. Sorunların çözümünün başka yolu da bulunmuyor.
Enflasyondaki inandırıcılığın yitirildiği bir ortamda, sayfalarca rapor da yazsanız, kimsenin öngörülebilir bir ekonomi algısına bürünmesini sağlayamazsınız. Çünkü bu haliyle zaten öngörülemezliği besleyen bir yapı var.
Bu yapı, gerçekleri de yok sayarak ilerlerse ki öyle olacağını anlıyoruz, sadece dürüstçe çalışanları ve iş yapanları olumsuz etkiler. Siz de yapay zekâ kullanan, ama yanlış insanların peşinde koşan kolluk kuvveti haline dönüşürsünüz.
Sonra bir bakmışsınız ki kayıt dışı patlamış, sağlık harcamalarınız artmış, vergi gelirleriniz çökmüş, firmalarınız ya kapanmış ya da kaçmış bir ekonomi gerçeği önünüze gelmiş. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç elde edilemeyeceğini Einstesin çok güzel anlatır. Peki yanlışta ve yabancılaşmadaki bu ısrar niye?
Çin’in finansal harp başarısı
2 binli yılların başında Dünya Ticaret Örgütü’ne girme mücadelesi veren Çin, bugün dünyadaki ekonomi analiz edilirken ABD ile birlikte takip edilen ana hatlardan biri olmayı başardı.
Peki ne oldu da 2 binli yılların başında niteliksiz üretimleriyle anılan bir ülke, bugün sadece ekonomide söz sahibi olmakla kalmadı; geleceğin ekonomilerinde aktör, hatta uzay teknolojilerinde rakip olarak gündeme oturdu?
Ortada müthiş bir finansal harp ve strateji olduğunu ise herkes biraz da iş işten geçtikten sonra anladı. 2 binlerin başında sunduğu olanaklarla, dünyanın fabrikası olmayı başaran, sonra bu üretim gücüyle $her şey 1 dolar, 1 avro, 1 milyon TL’ gibi mağazalarla yaygınlaşan, kullan at mallarla dünyadan sıfır faizle finansman kullanan bir performans sergiledi.
Akabinde dünyadaki hammadde üreticilerinin en büyük alıcısı konumuna geldi. Bir süre sonra onları da ya yüksek volümlü siparişleriyle bağlayarak ya da satın alarak kendisine bağladı ve dünyadaki hammadde akışını kontrol eder hüviyete kavuştu.
Parasal genişlemenin en çok yabancı yatırım çeken ve finansı da misafir eden ülkesi olurken, gelen doğrudan yabancı yatırımlara yerli tedarik oranları şartları ve örneğin 10 senenin sonunda tamamen yerli üretim yapabilme kabiliyeti ile birlikte ortaya koyduğu koşullar, kabiliyetini ve manevra alanını yükseltti.
Bu arada tüm dünyaya yolladığı öğrencileri, bilgili bir şekilde ülkesine geri döndürürken, bir süre sonra dünyadan gelen yatırımları çoğu, yanında bir Çinli iş insanı ile birlikte ülkeye geri dönüş yaptı.
Bu arada dünya finansal genişlemenin de etkisiyle tüketim ekonomisi uyguladı ve bunun üreticisi de Çin oldu. İşler yolundaydı. Herkes enflasyonunu bu yolla kontrol ediyor, parasal genişlemenin etkilerini kontrol altına alıyor, Çin de fabrika olarak çalışıyordu.
Elbette bu arada bir dizi başka işlere de imza attı. Ama genel bir özet yaparsak, işler 2008 krizine gelindiğinde elinde yüklüce ABD tahvili, domine ettiği hammadde piyasası, üretim gücü ve Afrika gibi pazarlardaki hakimiyetini kendi para birimi üzerinden kuran yapısıyla ortaya koydu.
Mesele terse dönüp, 2016 yılında Davos’ta gündemi belirleyen Endüstri 4.0 aslında tam da Çin’e karşı rekabet gücünün robotik, otomasyon ve yazılımla elde edilmesini sağlayan, karanlık fabrikaları hedefleyen yapıyla kendisini gösterdi.
Akabinde 2020 yılında dünya pandemiyle ve tedarik zinciri kırılmalarıyla tanıştı. Sonrasındaki açılma sürecinde ise, bilerek ya da bilmeyerek, ama muhtemelen bilinçli olduğunu düşündüğüm şekilde Çin limanlar üzerinden tedarik zincirini kırdı.
Bu o süreçte zaten sosyal devlet olma gereği karşılıksız trilyonlarca dolar ya da avro veren devletleri bir de körüklenen enflasyon zinciriyle tanıştırdı. Yani bir bakıma Çin dünyaya enflasyon ihraç etti.
Bu arada bankacılık sistemiyle birlikte Çin ürünlerini teşvik eder bir biçimde tüm dünyayı borçlandırdılar ve son raporlara göre bir de borç ihraç ettikleri anlaşılıyor. “ABD’deki AidData Araştırma Laboratuvarı’nın raporuna göre, Çinli kreditörler, 2000-2023 yıllarını kapsayan dönemde, kredi, bağış, hibe ve sermaye yatırımlarıyla dünyaya 2,2 trilyon dolar finansman sağladı. Bu dönemde gelişmiş ülkelere, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere kıyasla çok daha fazla borç aktarıldı.”
Yani dünyayı borca da batırmış gözüküyor. Tüm bunların üzerine bugün yeni ekonominin madenler, kritik girdiler üzerinden yönlendirmesini de yapıyor. Bilişim türevi sektörlerden otomotive kadar da her yere fiyat / kalite dengesiyle ulaşıyor.
Peki tüm bunların temelinde ne var? Elbette bilinçli bir finansal strateji ama bundan da önemlisi planlı ekonomi. Aşırı özgüven batılı ülkeleri, bilinçsizlik de bizim gibi ülkeleri esir aldı. Çık çıkabilirsen işin içinden…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.