Bülent Şen

Bülent Şen

06 Haziran 2026 Cumartesi

Hürmüz Sonrası Dünyanın Enerji Mimarisi

Hürmüz Sonrası Dünyanın Enerji Mimarisi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hürmüz Sonrası Dünyanın Enerji Mimarisi.

Savaş bitti mi bitmedi mi?

Bir anlaşma var mı yok mu?

Hürmüz boğazında yaşananlar enerji mimarisi için nasıl bir bildirimde bulunuyor?

Geleneksel enerjide hangi ön kabuller yok oldu?

Türkiye enerji koridorlarında nasıl rol alacak ?

ABD, İsrail ve İran arasındaki 28 Şubat ayından bu yana devam eden savaş, körfez bölgesinden dünyaya açılan ana boğazlardan Hürmüz geçidinin kapanması ile birlikte küresel enerji zincirlerinin aksaması hatta kırılması ile birlikte enerji mimarisi tartışılır hale gelmiştir.

Bu tip jeopolitik gerginlikler ile kimler kazanacak kimler kaybedecek gibi makro rakamlar görülür ancak bu konu bu kadar basit değildir. Bu tip gerginlikler makrodan mikro noktalara kadar ilerler ve tüm küresel piyasaları, ekonomileri ve ticareti etkiler. Jeopolitik şoklar sadece enerji fiyatlarını değil finasal piyasalardan ekonominin en mikro noktalarına kadar işlemektedir. Uluslararası Enerji ajansı Başkanının açıklamalarında şu kısım oldukça önemli ..Risk ve güvenirlik algıları değişecek ve hükümetler enerji stratejilerini tekrardan gözden geçireceklerdir.

Dünyanın en büyük 3. Petrol ithalatçısı olan her bir varil için ciddi döviz ödemesi yapan Hindistan başbakanı Modi, Hürmüz kriziyle birlikte petrol fiyatları ile birlikte tüm emtia fiyatlarındaki artış sonrası halka tasarruf seferberliği çağrısında bulundu. Neler bu çağrılar?

Evden çalışın, online toplantılar yapın, toplu taşıma ve araçlarda paylaşım yapın, yakıt harcamalarını düşürün, gereksiz yurt dışı gezilerinizi 1 yıl erteleyin, yemeklik yağı kullanımını azaltın, çiftçiler gübre kullanımını yüzde 50 azaltın gibi.

Aslında, krizin etkilerine bakıldığında Hürmüz boğazının kapalı olmasından ziyade bölgedeki ülkelerin birbirlerinin enerji altyapılarına ve Hürmüz boğazı tanker geçişlerinin dışında ülkelerin alternatif güzergah geçişlerininde yok edilmesinden kaynaklanan tedarik arz kaynaklarının bozulmasıdır. Bu durumda bu tesislerin savaşın sona ermesinden sonrada tekrardan inşası ve sonrasındaki güvenlik risklerinide tolere edebilmesi zor gözükmektedir.

Bundan sonar Dünya üstündeki stratejik her ticari geçit yapısının tehlikeler ile dolu olduğu ve ufak bir kıvılcım ile bu tedarik zincirlerinin yok olması Dünya enerji mimarisini etkileyeceği ve dar boğazlara sokacağı çok nettir.

Küresel enerji ticaretinin anlaşılması için, boru hatları ve terminallerden ziyade, onların fiyatların oluşumunda,  akışlarının yönlendirildiği ve kesiştiği belirli coğrafi noktalardır.

Rusya- Ukrayna savaşı başlaması ile  1.Global Enerji krizi olarak yansıyacağını ve etkilerinin domino etkisi ile enerji fiyatlarının değişimi ile tüm ekonomik dengeleri değiştireceğini söylediğim yazımı kaleme almıştım ve savaşın başlamasından bu yana 3 yıl geçti tahmin ettiğimizinde çok üstünde Dünya’da ekonomik dengeler alt üst oldu ve en önemlisi globalleşen ekonomik sistemden ülkelerin koruyucu kapalı ekonomik sistemlere, sonrasında ise ülkelerin birbirlerine yüksek oranda vergiler konulmasına ve ülkelerin kendi içinde hayatta kalma biçimine dönüştüğünü görmekteyiz.  Covid 19 sonrası yaşanan gelişmeler, aşırı iklim değişiklikleri, savaşlar ve enerji alt yapılarına gerçekleştirilen  siber saldırılar.. Bu hadiseler ülkelerin enerji arz güvenliğinin yerel sistemler ile korunmasının artık mümkün olamayacağını göstermektedir. Uluslararası Enerji Ajansına göre 2025 yılında Dünya elektrik talebi 30.000 TWh/yıl ( 1 TW eşittir 1 milyar kW) enerji tüketirken bu rakam, 2040 yılında yüzde 20 civarında, 2060 yılında ise yüzde 60 civarında artması beklenmektedir. ( Türkiyenin 2025yılı elektrik tüketimi 360 TWH/yıl)   Elektrik talebi enerji yoğun sektörlerin yeniden yapılanması ve gelişmekte olan ülkelere taşınması ile birlikte elektrik talebinin yüzde 80’i bu bölgelerden gelecektir.

Bu bölgesel talebin karşılanmasında  Fosil yakıtlar hala Dünya’nın enerji kurulu gücünde birinci enerji kaynağı.. Yenilenebilir enerji kaynaklarının ülkelerin enerji çeşitlendirmesinde payı hızla artıyor. Ancak yenilenebilir enerji kaynaklarının kesintili yapısı nedeniyle bu kaynakların enerji sistemlerine entegrasyonunu bir hayli zorlaştırmaktadır. Bu sorunu aşabilmek için depolama çözümlerinin yaygınlaştırılması gerekmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının sisteme girişleri ile birlikte nadir toprak elementlerinin önemi ve değeri artmakta ve bu kaynaklar jeopolitik güç stratejilerinin merkezi olmaktadır. Şu gerçeği unutmayalım. Yenilenebilir enerji kaynakları, fosil yakıtlı enerji kaynaklarına göre 6 kat daha fazla madene ihtiyacı bulunmaktadır. Geçtiğimiz yüzyıllarda bana göre stratejik enerji kaynağı Petrol idi, ama yenilenebilir enerji kaynakların enerji sistemlerine dahil olması ile 21.yüzyılına damgasını vuracak yeni bir stratejik gücü geliyor. Nadir toprak elementlerinin temel özelliği nedir ve klasik kullanılan elementlerden temel farkları nedir diye bakarsak, daha az hacimli, daha fazla iletken ve daha fazla ısıya dayanıklı elementler bunlar. Elektrikli araçlardan, yapay zeka işletim sistemlerine, yenilebilir enerji altyapılarında savunma sanayi sistemlerine kadar kullanabilen bu nadir toprak elementlerine duyulan ihtiyaç artmaktadır. Abd ve Çin maden yatırımlarında da yarış halindeler. Trump, ulusal enerji acil eylem planını devreye sokarak çevreci kısıtları ortadan kaldırıdı ve Paris iklim anlaşmasından çekilerek ABD endüstrisinin Çin karşısındaki rekabet edebilme imkanlarını artırmak istemiştir. Artık enerji, maden ve strateji birbirini bağlayan öğeler. Çin, Dünya nadir element üretiminin yüzde 70’ini tek başına gerçekleştirirken, işleme kapasitesinin yüzde 87’ sine sahip. Çin küresel nadir toprak elementlerinin yüzde 45’ine sahip, Vietnam yüzde 26, Brezilya yüzde 17, Rusya yüzde 6, Hindistan, Ukrayna ve Avustralya ise yüzde 5 civarında bir rezerve sahip. Bakıldığında nadir toprak elementlerinin büyük kısmı BRICS ve yükselen ekonomilerin olduğu bölgelerde. Modern yaşantımızda yeni nesil IT cihazlar, yapay zeka sistemleri, tıbbi cihazlar, yenilenebilir enerji sistemleri, nükleer reaktörler, insansız hava araçları gibi gelişmiş teknolojilerin ihtiyaç duyacağı üretim girdileri ve malzemeleri dünya ticaretinde ciddi pay sahibi olacak ve özellikle pazarı yönlendirebilecek ülke olabilmek çok stratejik güç haline gelecektir.   Sonuç olarak, ülkemizin enerji dönüşüm sürecinde sürdürülebilir büyüme sağlanabilmesi için maden mevzuat reformları, yerli üretimin desteklenmesi, sanayi üniversite STK işbirlikleri, enerji depolama sistemlerinin geliştirilmesi oldukça kritik öneme sahiptir. Bu stratejiler ile arz güvenliğimiz artırılırken uluslararası pazarlarda rekabet gücümüzde artacaktır.

Artık enerji, maden ve strateji birbirini tamamlayan öğeler. Bu ortamda ülkemiz bu ortamda neler yapmalı?

Bugün yaşanılanları anlamak için 1990’lı yıllarda Çin’in başladığı sanayileşme hamlesini iyi okumak lazım. Çin 1990’lı yıllarda 300 USD olan kişi başı milli gelirini 12 bin USD civarına yani yaklaşık 40 kat artırarak getirdi. Çin bunu yaparken 700 milyon civarında kişiyi şehirlere taşıdı. Bu kentleşeme ile altyapıda, iletişimde, enerjide yüksek miktarlı maden ihtiyacı doğdu. Bununla birlikte maden ve enerji fiyatlarının yükselmesine ve tüketim miktarlarının artmasına neden oldu. Şunu biliyoruz ki, ülkelerin kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasılası ve sanayileşme düzeyi artıkça kişi başına düşen enerji, maden ve metal tüketimlerinde artmaktadır. Yoğun tüketimle birlikte dünyada iklimler değişmeğe ve sonuçta iklim krizi ortaya çıkmaya başladı. Enerji üretimine bakıldığında dünya enerji üretiminde yüzde 80 ile halen fosil yakıtlardan… Bu fosil yakıtlı üretimin yüzde 50’lere 2050 yılına kadar düşürülmesi hedefi bulunmakta. Bunun gerçekleşmesi için üretimde kullanılan kömürün oranının yüzde 96 kadarını düşürülmesi, petrolün üretimdeki payının yüzde 70’ini kullanmamak ve doğalgazda ise yüzde 50’sini kullanmamak demektir. Peki üretimde bu bahsettiğim materyaller çıkar ise bunu neyle ikame edeceksiniz? İklim değişikliği nedeniyle fosil yakıtların yerine rüzgâr türbinleri, güneş panelleri, jeotermal kaynaklar, hidrolik santraller, hidrojen enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilmesine yönelindi.Çin, ABD’nin 100 yılda tüketebildiği çimentoyu 3 yılda tüketmeye başladı. Çin doğrudan aldığı yatırım tutarı 4,4 trilyon USD. (Ülkemizin son 30 yılda aldığı doğrudan yatırım 270 milyar USD) Bu kadar büyük miktardaki enerji gereksinimi yenilenebilir enerji kaynakları ile nasıl karşılanabilecek?  Bu kaynakları nerden bulacağız? Kritik mineralleri karada ararken şimdi denizlerde ve hatta kuzey kutbunda buzulların erimesiyle birlikte o coğrafyada belki de ileride Uzay’da uzay madenciliği yaparak arayacağız. Yeşil dönüşüm ile birlikte bu kritik minerallere ülkeler nasıl hâkim olacak? Türki Cumhuriyetlerde ve dünyanın diğer bölgelerinde bu yeraltı ham maddelere sahip olan coğrafyalara hâkim olmaya çalışıyorlar. Çin geçtiğimiz 40 yıllık süreçte belkide örtülü biçimde bu politikayı başarılı bir şekilde yürüttü. Periyodik tabloda atom numaraları 51/71 aralığında bulunan lantanyum, seryum, praseodimyum, neodimyum, prometyum, samaryum, evropiyum, gadolinyum, terbiyum, disprosyum, holmiyum, erbiyum, tulyum, iterbiyum ve lütesyum elementleri Nadir toprak elementleri olarak adlandırılmaktadır. Ülkemizde lityum, manganez, kobalt, nikel, silisyum ve bakır üretilmektedir. Ancak yenilenebilir enerji ve depolama için çok daha fazlasını üretmek zorundayız.Modern yaşamımıza giren yeni nesil bilgisayarlar, telefonlar, robotlar, insansız hava araçları, roketler, digital teknolojiler, tıbbi ve sağlık cihazlarına elektrikli araçlar, nükleer reaktörler, hidrojen yakıt hücreleri ve internet hizmetleri gibi gelişmiş teknolojilerin ihtiyaç duyacağı üretim girdileri ve malzemeleri Dünya ticaretinde çok ciddi Pazar payına sahip olacak ve bu pazarda teknoloji ve ürün satın alan yerine teknoloji ve ürün satan ülke olmak çok önemli olacaktır. Çin bu madenlerin ihracatını kısarak veya engelleyerek piyasayı kontrol etme gücüne sahiptir. Gelişmiş ülkeler temiz enerji üretiminde kullanılacak madenlere sahip olabilmek için aramadan üretime çok ciddi teşvikler sağlamaktadır. Ülkemizin nadir toprak elementi rezervinin 694 milyon ton olduğu ve Eskişehir’de 570 milyon tonluk bir cevher rezervi keşfedilmiştir. Buna karşılık ülkemizin iç tüketimi yılda yüz tonlarla ifade edilmektedir. Ancak elektrikli araç üretimi. batarya ve yenilenebilir enerji kaynakları üretimi ile bunun yükseleceğini düşünmekteyim. Nadir toprak elementlerinin üretimi yılda yaklaşık 300 bin ton civarındadır. 2023 verilerine göre Çin 210 bin ton, ABD 40 bin ton, Avustralya ise yaklaşık 20 bin ton üretim gerçekleştirmiştir. Ekonomimizde enerji, hammadde, metal ara mal ihtiyacımızı kendi kaynaklarımızdan karşılayamadığımız için yılda yaklaşık 100 milyar USD dış ticaret açığı olarak veriyoruz ve bu konularda dışa bağımlılığımız artıyor. MAPEG verilerine göre, hali hazırda maden çıkarılan alanlar ülkemizin yüz ölçümünün binde 1’i, OGM verilerine göre, orman alanlarının binde 3’ünde madencilik faaliyetleri için geçici lisans verilmiştir. Maden’i cevher halinden yer yüzüne çıkarmak tek başına yeterli oluyor mu? Ebetteki hayır. Çıkarılan cevheri işleyebilmek, ayrıştırabilmek ve ileri teknolojik ürün haline dönüştürmek gerekmektedir. Sadece cevheri çıkarmak ve ihraç etmek değer zincirinde katma değere dönüşmeyen ve değer zincirinde en alt basamakta olmak anlamına gelmektedir.

Hep derim ya enerji hayattır. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere..

Devamını Oku

 ÇİN’DEN KAÇIŞ YOK, AMA STRATEJİSİZ YAKINLAŞMA DA YOK

 ÇİN’DEN KAÇIŞ YOK, AMA STRATEJİSİZ YAKINLAŞMA DA YOK
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Çin ile stratejik yol haritası ve Türkiye

Küresel Güç Dönüşümü, Karbon Eşiği ve Türkiye İçin Stratejik Konumlanma

 ÇİN’DEN KAÇIŞ YOK, AMA STRATEJİSİZ YAKINLAŞMA DA YOK

Küresel sistem artık ideolojik bloklar veya klasik ittifaklar üzerinden okunabilecek bir aşamada değildir. Ekonomik, teknolojik ve jeopolitik ağırlık merkezi son yirmi yılda istikrarlı biçimde Atlantik’ten Asya’ya kaymış; bu dönüşümün merkezinde ise Çin yer almıştır. Çin bugün yalnızca büyük bir üretici ya da ticaret ortağı değil, küresel sistemin işleyişini doğrudan etkileyen ve kurallarını şekillendiren bir aktör konumundadır.

Enerji ve çevre sektörleri bu dönüşümün en görünür ve en stratejik alanlarıdır. Enerji arz güvenliği, enerji dönüşümü, kritik hammaddeler, karbon politikaları ve çevresel standartlar; Çin’in küresel gücünü konsolide ettiği temel başlıklardır. Bu nedenle Çin’i yok saymak stratejik körlük, onu romantize etmek ise ciddi bir risk üretmektedir. Kaynak zenginliği, üretim hacmi, teknolojik dönüşüm çabaları ve kuşaklar aşan strateji planlaması ile Çin, yalnızca bölgesel aktör değil, küresel sisteminde en güçlü ögesi artık.

Türkiye ve Türk iş dünyası açısından esas mesele; Çin’i “dost–düşman” ikilemiyle değil, yönetilmesi gereken bir gerçeklik olarak ele almaktır.

ÇİN’İN ENERJİ VE ÇEVRE TEMELLİ EKONOMİK GÜCÜ

Çin, dünya üretiminin yaklaşık üçte birini gerçekleştiren, küresel ticaret hacmi yaklaşık 33 trilyon dolar, Çin ise yaklaşık 6 trilyon dolarlık bölümünü yöneten bir ekonomik merkezdir. 3,24 trilyon doları aşan ihracat hacmiyle küresel liderliğini sürdürmektedir. Afrika ile Çin arasında ticaret hacmi 254 milyar dolar, Latin Amerika ile 150 milyar dolar, Ortadoğu ile de enerji ve alt yapı projeleri ise Çin’in jeo stratejik kapasitesini güçlendirmektedir bu tablo, Çin’i yalnızca bir üretim üssü değil; küresel ekonomik istikrarın ana dayanaklarından biri hâline getirmiştir.

Ancak asıl fark, Çin’in üretim kapasitesinden çok sistem kurma yeteneğinde yatmaktadır. Çin bugün:

​•​tedarik zincirlerini,

​•​enerji ve altyapı yatırımlarını,

​•​finansman ve lojistik modellerini

Tekil ticari kararlar olarak değil, uzun vadeli devlet aklıyla yönetmektedir. Enerji sektörü bu yapının merkezinde yer almakta; enerji, Çin için yalnızca ekonomik bir girdi değil, ulusal güvenlik unsuru olarak ele alınmaktadır.

YENİLENEBİLİR ENERJİ VE ENERJİ DÖNÜŞÜMÜNDE ÇİN’İN KONUMU

Çin, 2025 yılında küresel enerji üretiminin yüzde 33,2’sini gerçekleştirmiş ABD ise yüzde 14,2’sini gerçekleştirmiş olup, genel toplamda 2 ülke Dünya’nın  toplam üretimin yüzde 50’sini gerçekleştirmiştir. Çin küresel enerji dönüşümünün tartışmasız lideridir.

​•​Güneş paneli üretiminin yaklaşık %70’i,

​•​rüzgâr türbini üretiminin %40’ı,

​•​batarya üretiminin ise %80’i

*Nadir toprak elementlerinin % 75’i

Çin kontrolündedir. Bu tablo, yenilenebilir enerjinin Çin açısından çevresel bir hedefin ötesinde, sanayi politikası ve küresel rekabet aracı olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.

Batarya teknolojileri, enerji depolama sistemleri ve elektrikli araçlar; Çin’in hem enerji dönüşümünü hem de teknolojik bağımsızlığını besleyen stratejik alanlardır. Kritik madenlerdeki (nadir topraklar, lityum, kobalt vb.) küresel hâkimiyet ise bu gücü daha da pekiştirmektedir.

ÇEVRE POLİTİKALARI: ÇİN İÇİN YÜK DEĞİL ARAÇ

Çin’in çevre politikaları, Batı’daki gibi toplumsal baskılarla şekillenmiş değildir. Çevre, Çin için:

​•​sanayiyi yeniden yapılandıran,

​•​verimsiz üretimi tasfiye eden,

​•​yeni teknoloji pazarları yaratan

Stratejik bir kaldıraçtır.

Atık yönetimi, su geri kazanımı, hava kirliliği kontrolü ve karbon yönetimi gibi alanlar Çin’de büyük hacimli bir iç pazar yaratırken, bu teknolojilerin ihracatı Çin’e küresel ölçekte ciddi bir rekabet avantajı sağlamaktadır. Ancak bu avantaj, karbon ayak izi meselesiyle birlikte yeni bir sınava girmiştir.

 KARBON AYAK İZİ: YENİ TİCARET ENGELİ VE JEOPOLİTİK EŞİK

Karbon ayak izi artık yalnızca çevresel bir gösterge değildir; ticaret politikalarının ve jeopolitik baskının ana aracıdır. ABD ve Avrupa Birliği, karbonu açık biçimde bir ticaret filtresi olarak kullanmaktadır.

Çin, yenilenebilir enerji teknolojilerinde lider olmasına rağmen:

​•​kömür ağırlıklı enerji karması,

​•​karbon yoğun üretim süreçleri,

​•​sınırlı şeffaflık ve izlenebilirlik

Nedeniyle özellikle Avrupa pazarında ciddi zorluklarla karşılaşmaktadır. AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM), Çin menşeli ürünler için filli bir giriş bariyeri hâline gelmiştir.

ABD cephesinde ise karbon, teknoloji ve güvenlik başlıkları iç içe geçmiş durumdadır. Çin kaynaklı enerji ve çevre teknolojileri, yalnızca ticari değil, stratejik risk olarak da değerlendirilmektedir.

ÇİN’İN TEPKİSİ: DOLAYLI GİRİŞ VE ÜÇÜNCÜ ÜLKE STRATEJİSİ

Bu baskılar karşısında Çin’in geliştirdiği temel refleks şudur:

Avrupa ve ABD pazarlarına doğrudan değil, dolaylı girmek.

Bu kapsamda Çin:

​•​üretimi üçüncü ülkelere kaydırmakta,

​•​montaj ve entegrasyon merkezleri kurmakta,

​•​karbon ayak izi görece düşük ülkeleri “köprü” olarak kullanmaktadır.

Bu strateji, Türkiye’yi Çin açısından kritik bir aday ülke konumuna getirmektedir.

TÜRKİYE’NİN ÖZGÜN KONUMU VE STRATEJİK AVANTAJI

Çin’i ihmal etmekte romantize etmek de hatalıdır. Çin ile ticaret açığımız  yaklaşık 45 milyar dolardır. Türkiye’nin Çin karşısındaki en büyük avantajı yalnızca coğrafi değildir. Türkiye:

​•​AB ile Gümrük Birliği içindedir,

​•​SKDM sürecine uyum sağlamaktadır,

​•​ABD ile stratejik ilişkilerini sürdürmektedir,

​•​aynı anda Çin ile çalışabilen nadir ülkelerden biridir.

Bu durum Türkiye’ye üçlü bir kapasite kazandırmaktadır:

​1.​Çin için düşük karbonlu üretim ve entegrasyon merkezi olma,

​2.​Avrupa için uyumlu ve güvenilir tedarikçi rolü,

​3.​ABD açısından dengeleyici bir ekonomik aktör konumu.

Ancak bu avantaj otomatik değildir.

Türkiye açısından en önemli risk, Çin’in karbon yükünü Türkiye üzerinden “temizlemesi” ve Türkiye’nin yalnızca bir etiket değiştirme ve geçiş ülkesi hâline gelmesidir. Böyle bir senaryo:

​•​kalıcı teknoloji kazanımı üretmez,

​•​yerli sanayiyi baskılar,

​•​Türkiye’yi AB ve ABD denetimleri karşısında riskli konuma sokar.

Bu nedenle Çin ile yapılacak her enerji ve çevre iş birliği:

​•​gerçek üretim içermeli,

​•​karbon ayak izi ölçümü şeffaf olmalı,

​•​yerli katma değer net biçimde tanımlanmalıdır.

TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK FIRSAT ALANLARI

Doğru kurgulandığında karbon meselesi Türkiye için bir avantaj alanına dönüşebilir:

​•​düşük karbonlu üretim altyapıları,

​•​karbon ölçüm, raporlama ve doğrulama  sistemleri,

​•​enerji + çevre + dijital entegrasyon çözümleri,

​•​Avrupa standartlarında sertifikasyon ve test merkezleri.

Bu alanlarda Türkiye, Çin ile rekabet eden değil;

Çin’i dönüştüren, yönlendiren ve dengeleyen bir aktör olabilir.

 GERÇEĞİ DOĞRU OKUMAK, DENGEYİ KURMAK

Enerji ve çevre alanlarında Çin’den kaçış yoktur. Ancak karbon ayak izi çağında, kontrolsüz yakınlaşmanın da ciddi bedelleri vardır. Türkiye’nin gücü; Çin, Avrupa ve ABD arasında taraf seçmekte değil, denge kurabilme ve yön verebilme kapasitesinde yatmaktadır.

Doğru strateji:

​•​Çin’i dışlamak değil,

​•​Çin’i düşük karbonlu, düzenlemelere uyumlu üretime zorlayan,

​•​Türkiye’ye teknoloji, sanayi ve ihracat kazandıran

Seçici ve uzun vadeli bir iş birliği modeli geliştirmektir.

Sonuç olarak yukarda bahsettiğim yaklaşımlar, Türkiye’nin enerji ve çevre alanlarında bölgesel değil küresel bir aktör olmasının önünü açacaktır.

Devamını Oku

Türkiye’nin Yeni Enerji Mimarisi.

Türkiye’nin Yeni Enerji Mimarisi.
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’nin yeni enerji mimarisi.

Ekonomik büyümenin ve sosyal gelişimin ana girdilerinden olan enerjinin sürdürülebilir ve güvenli olarak tedarik edilmesi, enerji politikalarında temel öncelik konumunu korumaktadır. Günümüzde enerji talebinden ziyade elektrik talebi daha yoğun bir biçimde artış sağlamakta ve güçlü talepler göreceğiz. Küresel artan enerji talebi, ülkelerin global ticareten kapalı koruyucu ticarete geçişler, jeopolitik değişimlerin, arzın lojistiğindeki sorunlar, tek bir ülkeye mahkûm olmak, adı konmamış savaşlar gibi olaylar nedeniyle enerjide kaynak çeşitliliğini sağlamayı zorlaştırmıştır.

Elektrik talebi,  yapay zekâ,veri merkezleri,  elektromobilite ve klima ihtiyaçları nedenleriyle Covid’den bu yana boyunca artarak devam etmektedir. Dünyamızın 2025 yılının son günlerinden bakıldığında elektrik talebinde artış ile 2050’li yıllara doğru yeni dönem başlıyor diyebilirim. Peki, bu talep artışı beklenmedik bir durumuydu? Elbette ki hayır. Bu artış hangi alanlardan geliyor birlikte bir bakalım. Yapay zekâ ve elektrifikasyondaki enerji talebi ve küresel ısınmanın artışı ile soğutma ihtiyaçlarının hızlı artması (ABD, Japonyada Klima kullanma oranı yüzde 95 iken Nijeryada yüzde 5)  ve veri merkezlerinin (ortalama bir veri merkezi 100.000 nüfusun yaşadığı bir şehir kadar elektrik talebi demektir) yaygınlaşması gibi alanlardan geldiğini görmekteyiz. Nüfus hareketleri, şehirleşme ve ekonomik büyümelere paralel olarak enerjiye olan küresel talep hızlı şekilde artmaktadır.2023-24 yıllarında kümülatife yüzde 4 artış, bu rakam 2030 yılına kadar yıllık %4’ün üstünde gerçekleşecektir.(2024 yılında küresel enerji yatırımları ilk kez 3 trilyon Usd civarında gerçekleşmiştir) Elektrik talebi hangi bölgelerden geldiğine bakılırsa enerji yoğun sektörlerin yeniden yapılanması ve gelişmekte olan ülkelere taşınması ile elektrik talebinin %80’i gelişmekte olan ülkelerden gelecektir. İlave gelecek olan elektrik talebi nasıl ne şekilde karşılanacak sorusuna şöyle bir cevap verebilirim. Nükleer enerji güç santralleri ve yenilenebilir enerji güç santralleri ile karşılanacaktır. Özellikle Güneş santrallerinin daha ekonomik hale gelmesiyle birlikte beklenen talebin yarısından fazlasını tek başına karşılayabilecektir.

2000’li yılların başlamasıyla birlikte, yaşanan kuraklıklar, depremler, ani fırtına ve yağışlar gibi doğa olayları elektrik sistemleri üzerindeki etkileri ve iklim risklerine karşı altyapı direncinin artırılması gerektiğini göstermiştir. Enerji arz güvenliğini artırmak için kapasite mekanizmaları ile yedekleme ve elektrik depolama uygulamalarına önem vermek şarttır.

Türkiye son yıllarda enerji üretim kaynaklarını çeşitlendirmiş ve özellikle yenilenebilir enerji kaynakları ile üretimde önemli mesafeler kaydetmiştir. Türkiye’de enerji talebi güçlü büyümesine devam etmekle birlikte, kişi başına enerji tüketimi halen dünya ortalamasına yakın bir seviyede olamakla birlikte OECD ortalamasının yaklaşık yarısı düzeyindedir. Elektrik talebimiz 350 TWh civarında, 2050 yılında bu rakam tam 3 katına çıkacak ve yeni enerji mimarimizde bu talebin karşılanması amaclı elektrik altyapılarının tamamlanması şartdır. Ülkemizin enerji talebinin, yüzde 20’si Binalarda ısıtma ve soğutmada, yüzde 7’si aydınlatma ve bina içi elektrik kullanımında, yüzde 18’i karayolu yolcu taşımada, yüzde 18’i imalat sektöründe, yüzde 8’i karayolu yük taşımada ve yüzde 30’u ise bunlar dışındaki talep alanlarından gelmektedir.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2023 yılı net sıfır yol haritası raporuna göre, küresel ısınmayı 1,5 derece ile sınırlandırmak hala zorda olsa mümkün görünse de 2024 yılı itibariyle Hidroelektrik santraller %6,6, yenilenebilir enerji santralleri %9, nükleer santraller %4,6 oranında paya sahip ama fosil yakıtların oranı hala %80 civarındadır. (Petrol %32, Doğalgaz %23 ve Kömür %25 (Kömür üretiminin yüzde 75’i Çin)). Yine IEA’ya göre küresel doğalgaz piyasasında gaz üretimde yaşanacak artışın etkisiyle (sisteme son 40 yılda giren gaz kadar miktar önümüzdeki 5 yılda girecektir ve 300 bcm gazın yüzde 75’i esnek) fiyatların düşmesi ve LNG piyasasında artış beklenmektedir. Petrol arzındada 2020-2040’lara kadar artış beklenmekte, fiyatlarda ise stabil bir durum belkide düşüşler görülecektir. Bunun sebeplerinden biri de ulaşımdaki elektrifikasyonun ne kadar olacağıdır. Çünkü ulaştırmada tüketilen petrol yüzde 45 düzeyinde.

Karbonsuzlaşma hedefine ulaşmak için yenilenebilir kaynaklar, doğalgaz santralleri ve nükleer enerji santrallerinin kapasitelerinin artırılması ve fosil baz kaynak oranlarının düşürülmesi gerekmektedir. Ancak yenilenebilir enerji kaynaklarının kesintili yapısı nedeniyle bu kaynakların enerji sistemlerine entegrasyonunu hayli zorlaştırmaktadır.  Bu sorunu aşabilmek içinde yenilenebilir enerji sistemlerinde  depolama gerekmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının sisteme girişiyle birlikte (NTE) Nadir Toprak Elementlerinin önemi artmakta ve bu kaynaklara erişimde jeopolitik stratejilerin merkezi haline gelmiştir. Yenilenebilir enerji kaynaklarında, fosil yakıtlı enerji kaynaklarına göre 6 kat daha fazla madene ihtiyaç bulunmaktadır. Pek çok ülke nadir toprak elementlerinin rafinajı için yatırım planlıyor fakat bu planların tamamını harekete geçirse bile 2035 yılında Çin’in bu alandaki ağırlığını yüzde 92’den yüzde 75’e düşürebilir. Bu durumdaki bir ülke çok rahat şekilde enerji taleblerini ve arzı domine edebilir.

Türkiye’nin enerji üretiminde yenilenebilir enerji payı artmakla birlikte hala termik kaynaklar çoğunluktadır. Ancak 2053 net sıfır karbon hedefleriyle birlikte elektrik üretiminde yenilenebilir enerji payının artırılması beklenmektedir. 2025 yılında yenilenebilir enerji kurulu gücümüz %61(RES+GES 40 GW) iken, 2035 yılı itibariyle güneş enerjisi kurulu gücü 77 GW’a, rüzgâr enerjisi kurulu gücünün ise 43 GW’a ulaşılması hedeflenmektedir. (2035 yılına kadar rüzgâr ve güneş enerjisi için toplam 120 GW kurulu güç hedefi konulmuştur) Ayrıca batarya depolama kapasitesinin 7,5 GW’a çıkarılması hedeflenmiştir. Türkiye’nin uzun vadeli enerji dönüşüm hedeflerine ulaşabilmesi için kilit rollerden biri de Nükleer enerjidir. Akkuyu NGS 2026 yılında sisteme elektrik verecek şekilde hazırlanmakta ve 2050 yılına kadar 20 GW’lık bir üretim hedeflenmektir. Sonuç olarak, Ülkemizin enerji dönüşüm sürecinde sürdürülebilir büyüme sağlanabilmesi için mevzuat reformları, yerli üretimin desteklenmesi, üniversite sanayi iş birliği, karbon fiyatlandırma ve enerji depolama stratejilerinin geliştirilmesi oldukça kritik öneme sahiptir.  Bu stratejiler ile ülkemizin enerji arz güvenliğini artırırken, uluslararası pazarlarda rekabet gücünü artırarak küresel enerji dönüşümündeki etkin lider ülkelerde biri olacaktır. Yenilenebilir enerji kaynaklarından olan Rüzgâr enerji santrallerinin yerli aksam üretiminde 2025 yılında ana ekipman imalatçısı 150 üretici firma ve 50 bin kişiye istihdam sağlanmış, yerlilik oranı %50’nin üzerindedir. Güneş enerji santrallerinde yerlilik oranı %80 civarındadır. 60’ın üzerinde üretici, 50 bin civarında istihdam ve yaklaşık 35 GW’lık yıllık üretim kapasitesine sahip olduğunu görmekteyiz.

Devamını Oku

Stratejik Güç Savaşları ile Yeni Bir Maden Çağı mı Başlıyor?

Stratejik Güç Savaşları ile Yeni Bir Maden Çağı mı Başlıyor?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Stratejik güç savaşları ile yeni bir maden çağı mı başlıyor?

Taş devrinin sonlarına doğru ateşinde bulunması ile madenler keşfedilmiş idi. Bu dönemde insanoğlu sırasıyla Bakır, Tunç ve Demir madenlerini işlemiştir. Benim gördüğüm yeni bir dönem başlıyor Nadir Toprak elementleri çağı.

Rusya Ukrayna savaşı başlaması ile Dünya’ya 1.Global Enerji krizi olarak yansıyacağını ve etkilerinin domino etkisi ile enerji fiyatlarının değişimi ile tüm ekonomik dengeleri değiştireceğini söylediğim yazımı kaleme almıştım ve savaşın başlamasından bu yana 3 yıl geçti tahmin ettiğimizinde çok üstünde Dünya’da ekonomik dengeler alt üst oldu ve en önemlisi globalleşen ekonomik sistemden ülkelerin koruyucu kapalı ekonomik sistemlere, sonrasında ise ülkelerin birbirlerine yüksek oranda vergiler konulmasına ve ülkelerin kendi içinde hayatta kalma biçimine dönüştüğünü görmekteyiz.  Covid 19 sonrası yaşanan gelişmeler, aşırı iklim değişiklikleri, savaşlar ve enerji alt yapılarına gerçekleştirilen  siber saldırılar.. Bu hadiseler ülkelerin enerji arz güvenliğinin yerel sistemler ile korunmasının artık mümkün olamayacağını göstermektedir. Uluslararası Enerji Ajansına göre 2024 yılında Dünya elektrik talebi 30.000 TWh/yıl ( 1 TW eşittir 1 milyar kW) enerji tüketirken bu rakam, 2040 yılında yüzde 20 civarında, 2060 yılında ise yüzde 60 civarında artması beklenmektedir. Elektrik talebi enerji yoğun sektörlerin yeniden yapılanması ve gelişmekte olan ülkelere taşınması ile birlikte elektrik talebinin yüzde 80’i bu bölgelerden gelecektir.

Bu bölgesel talebin karşılanmasında  Fosil yakıtlar hala Dünya’nın enerji kurulu gücünde birinci enerji kaynağı.. Yenilenebilir enerji kaynaklarının ülkelerin enerji çeşitlendirmesinde payı hızla artıyor. Ancak yenilenebilir enerji kaynaklarının kesintili yapısı nedeniyle bu kaynakların enerji sistemlerine entegrasyonunu bir hayli zorlaştırmaktadır. Bu sorunu aşabilmek için depolama çözümlerinin yaygınlaştırılması gerekmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının sisteme girişleri ile birlikte nadir toprak elementlerinin önemi ve değeri artmakta ve bu kaynaklar jeopolitik güç stratejilerinin merkezi olmaktadır. Şu gerçeği unutmayalım. Yenilenebilir enerji kaynakları, fosil yakıtlı enerji kaynaklarına göre 6 kat daha fazla madene ihtiyacı bulunmaktadır. Geçtiğimiz yüzyıllarda bana göre stratejik enerji kaynağı Petrol idi, ama yenilenebilir enerji kaynakların enerji sistemlerine dahil olması ile 21.yüzyılına damgasını vuracak yeni bir stratejik gücü geliyor. Nadir toprak elementlerinin temel özelliği nedir ve klasik kullanılan elementlerden temel farkları nedir diye bakarsak, daha az hacimli, daha fazla iletken ve daha fazla ısıya dayanıklı elementler bunlar. Bunlar  periyodik cetvelde 57/ 71 aralığında bulunan elementler. Elektrikli araçlardan, yapay zeka işletim sistemlerine, yenilebilir enerji altyapılarında savunma sanayi sistemlerine kadar kullanabilen bu nadir toprak elementlerine duyulan ihtiyaç artmaktadır. Abd ve Çin maden yatırımlarında da yarış halindeler. Trump, ulusal enerji acil eylem planını devreye sokarak çevreci kısıtları ortadan kaldırıdı ve Paris iklim anlaşmasından çekilerek ABD endüstrisinin Çin karşısındaki rekabet edebilme imkanlarını artırmak istemiştir. Artık enerji, maden ve strateji birbirini bağlayan öğeler. Çin, Dünya nadir element üretiminin yüzde 70’ini tek başına gerçekleştirirken, işleme kapasitesinin yüzde 87’ sine sahip. Çin küresel nadir toprak elementlerinin yüzde 45’ine sahip, Vietnam yüzde 26, Brezilya yüzde 17, Rusya yüzde 6, Hindistan, Ukrayna ve Avustralya ise yüzde 5 civarında bir rezerve sahip. Bakıldığında nadir toprak elementlerinin büyük kısmı BRICS ve yükselen ekonomilerin olduğu bölgelerde. Modern yaşantımızda yeni nesil IT cihazlar, yapay zeka sistemleri, tıbbi cihazlar, yenilenebilir enerji sistemleri, nükleer reaktörler, insansız hava araçları gibi gelişmiş teknolojilerin ihtiyaç duyacağı üretim girdileri ve malzemeleri dünya ticaretinde ciddi pay sahibi olacak ve özellikle pazarı yönlendirebilecek ülke olabilmek çok stratejik güç haline gelecektir.   Sonuç olarak, ülkemizin enerji dönüşüm sürecinde sürdürülebilir büyüme sağlanabilmesi için maden mevzuat reformları, yerli üretimin desteklenmesi, sanayi üniversite STK işbirlikleri, enerji depolama sistemlerinin geliştirilmesi oldukça kritik öneme sahiptir. Bu stratejiler ile arz güvenliğimiz artırılırken uluslararası pazarlarda rekabet gücümüzde artacaktır.

Madencilik tarihinde öyle bir dönemden geçiyoruz ki küresel ölçekte maden haritalarının değiştiğini söylemek oldukça mümkün. Trump’ın tekrar seçilmesiyle birlikte maden yatırımlarına ve fosil bazlı yakıt türlerine önem verdiğini görmekteyiz. ABD ve Çin maden yatırımlarında yarışıyorlar. Trump ulusal enerji acil eylem planı ile enerjideki çevreci kısıtlamaları kaldırdı ve Paris iklim anlaşmasından çekilerek bu anlaşmanın ABD endüstrisinin Çin’e karşı olan rekabet edebilme imkanını zayıflattığını belirtmiştir. ABD, kuzey denizi ve açık denizlerde maden, doğalgaz ve petrol sondaj izinlerini ve çevresel etkilerini minimize edeceğini ve aramaları kolaylaştıracağını deklare etmiştir. Petrol ve doğalgaz zengini ülkelerde özellikle nadir toprak elementlerine yatırım için Afrika başta olmak üzere belirlenen coğrafyalarda yatırımlar yapmakta, önümüzdeki yüzyılların ticaret savaşlarının en önemli aktörü belki de kritik madenler olacak. Artık enerji, maden ve strateji birbirini tamamlayan öğeler. Bu ortamda ülkemiz bu ortamda neler yapmalı?

Bugün yaşanılanları anlamak için 1990’lı yıllarda Çin’in başladığı sanayileşme hamlesini iyi okumak lazım. Çin 1990’lı yıllarda 300 USD olan kişi başı milli gelirini 12 bin USD civarına yani yaklaşık 40 kat artırarak getirdi. Çin bunu yaparken 700 milyon civarında kişiyi şehirlere taşıdı. Bu kentleşeme ile altyapıda, iletişimde, enerjide yüksek miktarlı maden ihtiyacı doğdu. Bununla birlikte maden ve enerji fiyatlarının yükselmesine ve tüketim miktarlarının artmasına neden oldu. Şunu biliyoruz ki, ülkelerin kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasılası ve sanayileşme düzeyi artıkça kişi başına düşen enerji, maden ve metal tüketimlerinde artmaktadır. Yoğun tüketimle birlikte dünyada iklimler değişmeğe ve sonuçta iklim krizi ortaya çıkmaya başladı. Enerji üretimine bakıldığında dünya enerji üretiminde yüzde 80 ile halen fosil yakıtlardan… Bu fosil yakıtlı üretimin yüzde 50’lere 2050 yılına kadar düşürülmesi hedefi bulunmakta. Bunun gerçekleşmesi için üretimde kullanılan kömürün oranının yüzde 96 kadarını düşürülmesi, petrolün üretimdeki payının yüzde 70’ini kullanmamak ve doğalgazda ise yüzde 50’sini kullanmamak demektir. Peki üretimde bu bahsettiğim materyaller çıkar ise bunu neyle ikame edeceksiniz? İklim değişikliği nedeniyle fosil yakıtların yerine rüzgâr türbinleri, güneş panelleri, jeotermal kaynaklar, hidrolik santraller, hidrojen enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilmesine yönelindi.Çin, ABD’nin 100 yılda tüketebildiği çimentoyu 3 yılda tüketmeye başladı. Çin doğrudan aldığı yatırım tutarı 4,4 trilyon USD. (Ülkemizin son 30 yılda aldığı doğrudan yatırım 270 milyar USD) Bu kadar büyük miktardaki enerji gereksinimi yenilenebilir enerji kaynakları ile nasıl karşılanabilecek?  Bu kaynakları nerden bulacağız? Kritik mineralleri karada ararken şimdi denizlerde ve hatta kuzey kutbunda buzulların erimesiyle birlikte o coğrafyada belki de ileride Uzay’da uzay madenciliği yaparak arayacağız. Yeşil dönüşüm ile birlikte bu kritik minerallere ülkeler nasıl hâkim olacak? Türki Cumhuriyetlerde ve dünyanın diğer bölgelerinde bu yeraltı ham maddelere sahip olan coğrafyalara hâkim olmaya çalışıyorlar. Çin geçtiğimiz 40 yıllık süreçte belkide örtülü biçimde bu politikayı başarılı bir şekilde yürüttü. Periyodik tabloda atom numaraları 51/71 aralığında bulunan lantanyum, seryum, praseodimyum, neodimyum, prometyum, samaryum, evropiyum, gadolinyum, terbiyum, disprosyum, holmiyum, erbiyum, tulyum, iterbiyum ve lütesyum elementleri Nadir toprak elementleri olarak adlandırılmaktadır. Ülkemizde lityum, manganez, kobalt, nikel, silisyum ve bakır üretilmektedir. Ancak yenilenebilir enerji ve depolama için çok daha fazlasını üretmek zorundayız.Modern yaşamımıza giren yeni nesil bilgisayarlar, telefonlar, robotlar, insansız hava araçları, roketler, digital teknolojiler, tıbbi ve sağlık cihazlarına elektrikli araçlar, nükleer reaktörler, hidrojen yakıt hücreleri ve internet hizmetleri gibi gelişmiş teknolojilerin ihtiyaç duyacağı üretim girdileri ve malzemeleri Dünya ticaretinde çok ciddi Pazar payına sahip olacak ve bu pazarda teknoloji ve ürün satın alan yerine teknoloji ve ürün satan ülke olmak çok önemli olacaktır. Çin bu madenlerin ihracatını kısarak veya engelleyerek piyasayı kontrol etme gücüne sahiptir. Gelişmiş ülkeler temiz enerji üretiminde kullanılacak madenlere sahip olabilmek için aramadan üretime çok ciddi teşvikler sağlamaktadır. Ülkemizin nadir toprak elementi rezervinin 694 milyon ton olduğu ve Eskişehir’de 570 milyon tonluk bir cevher rezervi keşfedilmiştir. Buna karşılık ülkemizin iç tüketimi yılda yüz tonlarla ifade edilmektedir. Ancak elektrikli araç üretimi. batarya ve yenilenebilir enerji kaynakları üretimi ile bunun yükseleceğini düşünmekteyim. Nadir toprak elementlerinin üretimi yılda yaklaşık 300 bin ton civarındadır. 2023 verilerine göre Çin 210 bin ton, ABD 40 bin ton, Avustralya ise yaklaşık 20 bin ton üretim gerçekleştirmiştir. Ekonomimizde enerji, hammadde, metal ara mal ihtiyacımızı kendi kaynaklarımızdan karşılayamadığımız için yılda yaklaşık 100 milyar USD dış ticaret açığı olarak veriyoruz ve bu konularda dışa bağımlılığımız artıyor. MAPEG verilerine göre, hali hazırda maden çıkarılan alanlar ülkemizin yüz ölçümünün binde 1’i, OGM verilerine göre, orman alanlarının binde 3’ünde madencilik faaliyetleri için geçici lisans verilmiştir. Maden’i cevher halinden yer yüzüne çıkarmak tek başına yeterli oluyor mu? Ebetteki hayır. Çıkarılan cevheri işleyebilmek, ayrıştırabilmek ve ileri teknolojik ürün haline dönüştürmek gerekmektedir. Sadece cevheri çıkarmak ve ihraç etmek değer zincirinde katma değere dönüşmeyen ve değer zincirinde en alt basamakta olmak anlamına gelmektedir.

Hep derim ya enerji hayattır. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere..

Devamını Oku

Her şey Karbon emisyonu için mi?

Her şey Karbon emisyonu için mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçenlerde FT Energy dergisinde oldukça ilginç makale gözüme ilişti. Makalede karbon emisyonlarına ve izlenmesine atıfta bulunmakta ve aslında yazının en can alıcı kısımda şu idi.  Karbon fiyatları ve yeşil temiz enerji destek yükleri ile dünya sanayisizleştirilmeye doğru mu evriliyor? Zaten sanayi tesisleri üretimde olmayınca artık karbon emisyonlarda gerçekleşmeyecek değil mi?

Gelelim ülkemizin Karbon değerlerine.

Türkiye’nin en yüksek karbon alımı yaptığı yıl 2021 yılıdır. 2021 yılı karbon salımı 124 milyon ton Karbon eş değeridir. Bu yaklaşık 453 milyon ton Karbondioksit eş değeridir. (Kısa bir bilgi daha: İngiltere, ülkemizin 2021 yılı emisyon değerine 1906 yılında, Almanya ise 1911 yılında ulaşmıştır)

2022 yılı başından itibaren en büyük ekonomiye sahip devletler/ birlikler çok iyi anladılar ki, fosil yakıtları bir kenara bırakarak sadece yenilenebilir enerji ile sistemi ayakta tutabilmek oldukça hayali ve riskli. Yakından takip ettiğim uluslararası enerji birlikleri son yıllarda enerji arz güvenliğini daha ön plana çıkarmaya başladılar.

2024 yılında küresel toplam enerji arzına göz atarsak, Petrol %34, Kömür %27, Doğalgaz %25, Nükleer %5, Hydro %3 ve Yenilenebilir %6. (Fosil tabanlı enerji arzı %91)

Küresel Covid salgını ve sonrasında Avrupa’da meydana gelen Rusya Ukrayna savaşından sonra, sadece enerjide kendine yeter ülke olamaya yetmediği tarım, ilaç ve aşılar stratejik ürünlerde de kendine yeten bir ülke olmanın önemini ortaya koymuştur.

Dünya’da yaşanan gelişmeler enerji güvenliğinin artık kendiliğinden sağlanan bir durum olarak değerlendirilemeyeceğini göstermiştir. Covid 19 ve sonrasında yaşanan gelişmeler aşırı iklim değişiklikleri. Bölgesel ve yaygın Savaşlar ve Dünya genelinde enerji altyapısına yönelik siber saldırılar. Enerji güvenliği yalnızca mevcut yerel sistemlerin korunmasıyla sınırlı kalmayacaktır.

Enerji güvenliğinde 2 temel risk bulunmaktadır.

1-Geleneksel riskler: Geçmişte defalarca yaşanan petrol ve doğalgaz arzında kesintiler, Fiyat dalgalanmaları ve arzdaki sıkıntılar

2-Yükselen riskler: Kritik mineraller ve tedarik zincirleri   2020 sonrası kurulan enerji santrallerinin yüzde 80’i yenilenebilir enerji kaynaklarından oluşmaktadır. Ulaşım sektöründe ise yeni üretilen her 4 arabadan biri Elektrikli arabadır.

Sonuç olarak enerjide ve arz güvenliğinde 3 temel altın kural

1-Enerjide çeşitlendirme: Enerji kaynaklarının, tedarikçi ülkelerin ve tedarik yollarının çeşitlendirilmesi, jeopolitik risklere ve teknik sorunlara karşı bir sigorta mekanizmasıdır.

2- Öngörülebilirlik: Enerji sektörü büyük ölçekli yatırımlar ve uzun vadeli planlamalar gerektirmektedir.

3- İş birliği: Her ülkenin enerji dönüşümü kendi ekonomik ve politika bağlamında şekillenir. Ancak enerji güvenliği sınır tanımayan bir konudur. Küresel enerji ve emtia fiyatları ile teknolojik yenilikler tüm ülkeleri etkilemektedir.

Dünya’da 195 ülke arasında, 1 Trilyon USD GSYH ile 19. Ülke olan ve önümüzdeki yıllarda ise daha yukarılara çıkarmaya çalışan ülkemizin yıllık 300 Terawatt olan talebinin, 2060 yılına kadar 1000 Terawatt ulaşacak olması bizi şaşırtmamalı ve bu yüzden enerjimizi çeşitlendirmeli ve ithal ürünlerde de kaynak ülke sayısını artırmak zorundayız. Ve kaynak ülkelerde, bir ülkenin payının diğer kalan ülkelere göre yüksek olmaması sağlanmalıdır.

Uluslararası Enerji Ajansı Mevcut politika senaryosunu göre, Arz’da 2040 yılında fosil yakıtların en tepe noktaya çıkacağı ve 2060 yılından sonra da diğer kaynakların daha baskın olacağı belirtilmiştir. Günlük 100 milyon varil olan petrol talebinin ise 2050 yılına kadar 114 milyon varile civarına çıkacağı öngörülmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı Mevcut politika senaryosunu göre, 2035 yılına kadar küresel enerji talebi %20 ve 2060 yılında ise %60 daha da artan enerji talebi olacaktır.

Bir sözümde Karbon emisyonları sözcülerine olsun.

Bilim adamları tarafından hazırlanan çalışma, Sosyal Bilimler Araştırma Ağına (SSRN) sunuldu. Araştırmada, İsrail’in Gazze Şeridine düzenlediği saldırıda ortaya çıkan sera gazı emisyonuna çatışma sırasında ve sonrasında inşaat faaliyetlerinin de eklenmesiyle 102 ülkenin yıllık emisyon değerini aştığı belirtildi. Araştırmacılar, İsrail’in Gazze, Yemen, İran ve Lübnan’daki saldırılarının uzun vadeli iklim maliyetinin, 84 adet doğalgaz çevrim santralinin bir yıl boyunca çalışmasına eşdeğer olduğunu tahmin ediyor. Çalışmanın bulguları yayınlanmak üzere ‘’ One Earth’’ dergisinde hakem değerlendirilmesi altında bulunuyor.

Kaynak: AA İsrail’in Gazze Saldırıları

Her şey Karbon emisyonu için mi?

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.