23 Temmuz 2026 Perşembe
Araç Kazası Sonrasında Haklarınız ve Yapmanız Gerekenler
MÜTEAHHİTLERE BÜYÜK SORUMLULUK DÜŞÜYOR
Nezaket Asla Hata Değildir
İklim Diplomasisi Ve Geleceğin Yeşil Dönüşüm Ekonomisi
Faiz Ödeyerek Denge Tutulmaz
Girişimcilik ve Sosyal Ağ Teorisi
İklim, İklimlendirme ve Savaş
İklim!
İklimlendirme!
Savaş!!!!
Dünya ısınıyor, insanlık kendi elleriyle harladığı küresel yangının ortasında, konforlu bir siperi hayal ediyor.
Bir tarafta karbon hikayeleri okutulurken, diğer yanda fosil yakıtların esareti sıcaklık artışını körüklüyor. Süslü kürsülerde ezberler yüksek sesle tekrarlanırken, savaş sahneleri ekranların sıradan görüntüleri oluyor. Aynı insanlık, dinlemek ve seyretmek için, klimalarla soğutulmuş mekanlarda çelişkinin resmine poz veriyor.
Üç kelime;
amansız bir savaşta,
tutuşmuş akılla bilek güreşine:
İklim, İklimlendirme ve Savaş.
İklim krizi ısrarla manşetlere taşınırken, diğer yandan kavurucu sıcaklığı bastırmak için soğutma teknolojilerinin esiri oluyor insanlık. Dünyayı el birliğiyle ısıtılıyor, sonra serinlemek için düğmeye basılıyor. Klimalar demek daha fazla elektrik, daha fazla fosil yakıt demek. Fosil yakıt ısı, kir, hastalık ve daha sıcak bir dünya demek. Yangının ortasında serinleme konforundan vazgeçemeyen, kendi yaktığı ateşi yine o ateşin dumanıyla söndürmeye çalışan trajik bir türüz biz.
Bu kısır döngü evlerimizle bitmiyor.
Küresel siyaset çarkları, barut kokan sahnelerde dönüyor. Savaşan, sınırları ateşe veren devletlerin tamamı, aynı zamanda iklim zirvelerinin hamasi, tamtamcıları. Tanklar yürüyor, jetler uçuyor, petrol tesisleri yanıyor ve enerji altyapıları havaya uçuruluyor. Savaş yalnızca insanları öldürmez; savaşa ayrılan her bütçe, fırlatılan her bomba ortak yuvamız atmosfer de delik demektir.
Biz sıcaktan bunalıp klimanın kumandasına uzanıyoruz. Kirli savaşların, sanayinin ve ulaşımın faturası toprağı kurutuyor, bitki örtüsünü çıraya çeviriyor. Ardından gelen küçücük bir insan sorumsuzluğu —bir sigara izmariti, söndürülmemiş bir piknik ateşi— makro düzeydeki o büyük ısınmayla birleşip ormanları küle çeviriyor. Sonra o yangını söndürmek için yine uçaklar kaldırıyor, tonlarca yakıt harcayarak doğayı kirletmeye devam ediyoruz. Kendi hazırladığımız zeminde bizzat çıkardığımız yangınla savaşıyoruz.
İşte insanlığın çelişkisi bu.
Dünyayı ısıtan sistemi, çarkları değiştirmeden, ısınan dünyanın içinde kendimize yapay, soğuk vahalar yaratmaya çalışıyoruz.
Bir tarafta iklimle sözde savaş,
diğer tarafta sıcaklıkla amansız bir kavga.
Bir tarafta gökyüzünü yırtan füzeler,
diğer tarafta evlerin duvarında vızıldayan klimalar.
İnsanlık gerçekten iklim değişikliğiyle mi savaşıyor, yoksa kendi ürettiği kıyametin sonuçlarını daha konforlu odalarda beklemek için zaman mı kazanıyor?
Biz dünyayı ısıtmayı bırakmadıkça, dünyayı soğutma çabamız o tutuşmuş akılla girdiğimiz beyhude bir bilek güreşinden ibaret kalacaktır. Birileri füze fırlatırken, birileri petrol yakarken, bir başkası da piknik ateşini söndürmeden arkasına bakmadan giderken sıcaklıklardan şikayet etmeye hakkımız yok.
Kendi yaktığımız ateşten kaçmak için önce klimayı icat ettik; şimdi ise o ateşi büyüten düzeni korumak adına daha güçlü klimalara, daha büyük yalanlara sığınıyoruz.
İklim!
İklimlendirme!
Yangın!
Savaş!!!!
İnsanlığın asıl savaşı doğayla değil, kendi hırsları ve konfor bağımlılığı ile olmalıdır.
Biz dünyayı ısıtmayı bırakmadıkça, soğutma çabamız, yaktığımız ateşin ortasında serin köşe aramaktan öteye geçmez.
Zekeriya Yahşi
Temmuz 2026
GÖRÜNMEZ PARALAR
“Eğer alsaydım” ile başlayan o meşhur iç çekiş, aslında modern çağın en büyük kolektif yanılgısıdır. Bitcoin’in sekiz-on dolar, cüzdan saklamanın bugünden çok daha meşakkatli olduğu o günlerde cesaret edememek, belki de bir kayıp değil, bir “nasip” kalkanıdır. Zira ikiye üçe katlandığında kâr sayıp elden çıkaracak bir sabır, bugünün devasa rakamlarını gördüğünde muhtemelen daha derin bir hayıflanmaya kapı aralayacaktı.
Nasip; bazen alamamak, bazen de alıp tutamamaktır.
Bugün mesele bir yatırım enstrümanından çok daha derin. Kapımızı her zamankinden daha sert çalan bir korkuyla tarihin en büyük kırılma noktalarından birine şahitlik ediyoruz: Bin yıl öncesinin arifane uyarıları, bugün ekranlarda yanıp sönen piksellerle birer birer ete kemiğe evriliyor, diğer deyişle “kod” oluyor.
Lidyalıların ele avuca sığmaz ağır sikkelerinden, merkez bankalarının dijital verilerine uzanan bu yolculuk; sadece teknolojik bir terfi değil, insanın mülkiyetle olan ontolojik bağının yeniden tanımlanmasıdır.
Bugün karşımızdaki tablo, dünyanın yüzde doksanı için bir değer deposundan fazlasını haykırıyor:
Bir yanda Bitcoin ve Ethereum gibi mülkiyeti bir tür dijital dervişliğe dönüştüren merkeziyetsiz hegemonya,
Diğer yanda devletlerin o kadim kontrol içgüdüsüyle parayı modern bir “dijital notere” çevirmeye aday projeleri.
Ve bu geçişin köprüleri; altına veya dolara sabitlenen o “stabil” (USDT, USDC) limanlar.
Blokzincirin sunduğu şeffaflık, güvensizliğin güvenilir dağınık bir deftere yazılması gibi; yolsuzluğa karşı bir zırh niteliğinde. Özellikle arzı sınırlı olan yapılar, enflasyonun ateşinden kaçanlar için modern bir sığınak.
Ancak her sığınak kendi fırtınasını da barındırır. Kripto dünyasının vahşi dalgalanmaları dijital dünyayı bir kumar masasına çevirme riski taşırken; El Salvador’un bayrağına mühürlediği bu güç, Çin gibi güçler için bir tehdit olarak görülüyor. Hacklenen borsalar ve “anahtarını kaybedenin servetini kaybedeceği” o acımasız kural, bu zeminin ne kadar kırılgan olduğunu her an hatırlatıyor.
Geleneksel finansın hantal iskeleti yıkılıyor. Devletler, dijital paralar üzerinden “mutlak gözetleme” gücünü koruma telaşında. Oysa gerçek özgürlük paranın hızında değil, kimin kontrolünde olduğunda gizlidir.
Para artık görünmez oluyor.
Aman dikkat:
Bu görünmezlik; feraseti olmayanlar, dijital okuryazarlık deneyimi olmayanlar için zannedilenden çok öte kayıpların ilk adımı. İşin ehli olan, bağlantıları görebilenler için ise “yeni bir medeniyetin anahtarı” olacaktır. Kişisel ya da toplumsal hızlı eğitim, toplam nüfusun yüzde onu içinde kalma şansı sunacaktır.
Hedef; bu dijital tufanda boğulmak değil, o görünmez gücü adaletin ve vicdanın hizmetine sunabilmektir. Deneme yanılma yöntemi ülke ekonomimizi hissedilir düzeyde hırpalama potansiyeli taşımaktadır.
Bu sancıların herkes için zorunlu olacağı günler, üç beş yıl sürmez hayatın hakikati olur. Zira hakikat; kağıtta ya da kodda değil, insanın o sarsılmaz mülkiyet hakkındadır. Bu hakkı çarçur etmek, hak olmaktan muaf tutulmalıdır.
Çeyrek asır önce cihazlara dokunmanın zararlarıyla oyalanan halk, blockchain teknolojisi ile imtihana girecek.
Olacak iş değil ama olacak.
Coğrafya, Geometri ve Bayram.
Zamanın dairesel yürüyüşü ile mekânın ilahi mimarisi, Ramazan ile birleştiğinde ortaya tesadüfle açıklanamayacak kadar muazzam bir tablo çıkar. Bu tablo, sadece takvimlerin değişmesi değil; Mekke’nin aritmetik kalbinden yola çıkan, Kudüs’ün optik dengesinden geçen ve İstanbul’un statik zarafetinde kemale eren bir medeniyet şuurunun bayramla mühürlenmesidir. Ancak bu mühür, bugün parçalanmış bir coğrafyanın ve estetiğini kaybetmiş bir zihin dünyasının ağır vebali altındadır.
Hicri takvimin her yıl dünyayı on bir günlük farkla tavaf etmesi, sabit bir dindarlığı değil, “her anı kuşatan bir kulluğun” dersini verir. Ramazan her mevsimi dolaşırken, Mekke’deki altın oran noktası olduğu rivayet edilen Kâbe, tüm iklimlerin ve kıtaların manevi merkezi haline gelir. Bazı araştırmacılar, Kâbe’nin yeryüzündeki altın oran noktalarından birine tekabül ettiğini söyler; bu da onu sadece inancın değil, kâinatın geometrik dengesinin de kalbi yapar.
Mekke “başlangıç”tır; nasıl ki oruç bizi en yalın halimize döndürüyorsa, Mekke de yeryüzünün matematiksel aslına rücu noktasıdır. Çobanın mağara ağzında köpeğine karşı duyduğu o “Allah’ı şüphelendirmeme” hassasiyeti, Kâbe’nin temsil ettiği mutlak tevhidin en saf yankısıdır. Mekke sadece bir başlangıçtır; medeniyet bu yalınlıktan beslenen muazzam bir terkibi gerekli kılar.
Ruh, başladığı noktadan beslenme şekline göre yön tayinine ihtiyaç duyar. Burada Kudüs devreye girer. Kudüs, orucun açlıkla terbiye ettiği nefsin, Miraç ile göklere açılan kapısıdır. Kubbetü’s-Sahra’nın sekizgen yapısındaki altın oran uyumu – sekizgenin her bir kenarının çapı ile kubbenin yüksekliği arasındaki hassas ilişki – bayramın bize sunduğu İslami iz düşümün taşa işlenmiş halidir. Bunu anlamak için Bağdat’ın hikmetini, Endülüs’ün zarafetini ve Semerkant’ın masmavi rüyasını bu silsileye eklemek zorundayız. Bağdat, Beytü’l-Hikme’siyle bilgiyi tercüme edip dönüştürdü; Endülüs, Kurtuba Camii’ndeki ormanı andıran sütunlarıyla mekânı şiire çevirdi; Semerkant, Uluğ Bey’in rasathanesiyle göğün dilini matematikle yorumladı. Medeniyet, Kudüs’ün taşlarında dikey bir yükselişe geçerken, farklı inançların ve kültürlerin bu “geometrik mizan” içinde nasıl yer bulduğunu da bize öğretir. Bugün Kudüs ve çevresi hüzündür, kan gölüdür. Bayramı zalimlerin gölgesinde karşılayan kardeşlerimizin sessizliği, insanlık ayıbıdır. Aynı zamanda adaleti merkeze almayan bir mimarinin asla “medeniyet” olamayacağının metafizik kanıtıdır.
Ve nihayet, bu manevi silsile İstanbul’un kurucu dehasında bir cihan nizamına dönüşür. Mimar Sinan’ın Süleymaniye’de taşa kazıdığı altın oran – külliyenin avlusu ile kubbe yüksekliği arasındaki oran, minarelerin konumlandırılmasındaki geometrik incelik – İslam’ın sadece bir ibadet değil, aynı zamanda bir hukuk ve estetik sistemi olduğunun kanıtıdır. İstanbul, Ramazan’ın bireysel arınma sürecini toplumsal bir dayanışmaya, bayramın coşkulu birleştiriciliğine tahvil eden “kenet taşı”dır. Lakin bugün şapkamızı önümüze koyma vaktidir: Süleymaniye’nin gölgesinde yükselen ruhsuz beton yığınları, o ilahi geometriye açılmış bir savaştır. Mekke’nin sadeliğinden ve İstanbul’un zarafetinden koptuğumuz yerde, şehirlerimiz birer barınma kampına dönüşmüşse, bayramın neşesi sadece bir nostaljiden ibaret kalır. Bugün alışveriş merkezlerinin gölgesinde kaybolan cami avluları, dijital ekranlara hapsolan bayramlaşmalar, o eski dokunun yerini tutamaz.
Bugün modern zamanın pençesinde hâlâ İslami imgeler, simgeler sakız gibi çiğneniyorsa çok kabahatimiz var çook!
Recep, Şaban ve Ramazan isimlerinden imtina eden zihniyet, aslında sadece kelimelere değil; kâinatın fıtratındaki o ilahi nizama karşı bir ontolojik kriz yaşamaktadır. Modernite, kutsalı hayatın dışına iterek insanı mekânsız ve zamansız bir boşluğa mahkûm etmiştir. Oysa isimler silinmeye çalışılsa da, Mekke’nin kalbi atmaya, Kudüs’ün dengesi beklemeye ve İstanbul’un minareleri o büyük nizamı hatırlatmaya devam edecek. Bizim eksiğimiz, bu üç şehrin ruhunu modern dünyanın diliyle yeniden inşa edememektir. Medeniyet sadece geçmişin taklidi değil, o ruhun bugünkü çelişkilerimize sunduğu estetik ve hukuki cevaptır. Bunun için sadece cami yapmak yetmez; o camilerin çevresinde adaletle yoğrulmuş bir hayat, güzellikle dokunmuş bir gündelik yaşam inşa etmek gerekir.
Bayram, bu üç şehrin ruhunu kendi iç dünyamızda birleştirme vaktidir. Mekke’nin vakarıyla arınmak, Kudüs’ün mirasıyla yönümüzü tayin etmek ve İstanbul’un zarafetiyle hayatımızı, tüm çarpıklıklara rağmen yeniden inşa etmek. Ramazan’ın sonunda ulaştığımız bu menzil, bizi o çocukluk saflığına geri götürür.
Güle güle Şehr-i Ramazan derken, yeryüzünün bu üç mühür şehrindeki ruhu kalbimize misafir etmenin huzurunu yaşıyoruz. Eğer gökteki nizamı yerdeki izdüşümüyle, adalet ve estetikle harmanlamış, hayranlık mevkisinde tutabilmiş isek, ancak o zaman söz edebiliriz bayramdan.
“La galibe illallah”, şer hükümsüzdür vicdanlarda. Görünecek öz, varılacak mutlak, sözleri bir İslam birliği ile nice bayramlara inşallah. Bayramınız mübarek olsun.
Vicdanın Gölgesi
2025 değerlendirme yazımızda kısa sürede olması muhtemel bir kaç noktaya temas etmiştik. Trump Venezuela’dan boş dönse bile Grönland ve Kanada hamleleri kesinlikle olacak demiştik. Yazı baskıya girmeden Aksiyon başlamış, Maduro tahminimizin aksine Moskova yerine Newyork’ta! Orman mahkemesi yeraltında ne iş çevirdiğini ileride AI bilgileriyle bize detaylı aktaracak, hepimiz nekadar haklı bir operasyon olduğunu öğreneceğiz! ABD bir kaç bürokrat dışında hiç kimsenin aklının almayacağı hamlleleriyle sorunu getirdi Basra Körfezine yıktı! Petrol, altın, gümüş, borsa ve kripto hareketini bütün dünyayı terste avlayacak şekilde ayarladı ve toplam borcunun dörtte birini sildi!
İran ile anlaşması yada anlaşmaması, para yönünden artık anlamsız. ABD iç dinamikleri aksiyonu aldı, sattı keyfine bakıyor.
Epstein dosyası tam bu dönemde perde değismesi için mükemmel bir geçiş zamanı verdi.
“Bireyin vicdanı hukuktan önce gelirdi! Eskiden!”
Bu sarsıcı ifade, modern toplumun temel bir paradoksuna işaret ediyor: Normlarımız ne kadar gelişirse, etik pusulamız o kadar bulanıklaşıyor. Bu sadece nostaljik bir özlem değil; insanlığın ahlaki evriminde, vicdanın yerini “teknik prosedürlere” bıraktığı kritik bir kırılmanın tespiti.
Vicdanın Arkaik Gücü ve Kadim Pusula
Antik çağlardan modernite öncesi toplumlara kadar vicdan, bireyin sarsılmaz iç mahkemesiydi. Sokrates, yanlış yapmaktansa ölmeyi tercih ederken, devletin yasalarına değil, vicdanına güveniyordu. Kant’ın “içimizdeki ahlak yasası” ifadesi, vicdanın evrensel konumunu özetliyordu. O dönemde hukuk, bu içsel ahlakın toplumsal bir izdüşümü, ruhun yasasının beden bulmuş haliydi.
Günümüzde ise hukuk, yoruma açık boşluklarla dolu teknik bir puzzle’a dönüştü. Burada tehlikeli bir dönüşüm yaşanıyor: Sorumluluğun yerini, soğuk bir teknik süreç olan hesap verebilirlik alıyor. Artık mesele “doğru olanı yapmak” değil, “formüllere ve yasalara uygun kılıfı hazırlamak.”
Güç sahipleri için hukuk, kuralı değil; kuralın nasıl esnetileceğini bilme mahareti haline geldi. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u bir cinayetle ruhunu kaybederken, modern “üstün insanlar” küresel şebekeler kurup sistemin boşluklarında dans ediyor. Jeffrey Epstein davasında gördüğümüz gibi; suç artık bireysel bir sapma değil, paranın ve nüfuzun zırhı arkasında kurumsallaşmış bir “dokunulmazlık” performansı.
“Yanlış yapılmıyor; yalnızca ‘iyi yönetilemeyen’ hatalar oluyor.” Bu yaklaşım, Baudrillard’ın simülasyon kuramının ete kemiğe bürünmüş halidir. Gerçek ahlaki eylemin yerini, “ahlaki görünme performansı” aldı. Vicdan artık içsel bir huzur arayışı değil, dışsal beklentileri yönetmek için kullanılan bir imaj aracıdır.
Sosyal medyadaki virtue signaling (erdem işaretleme) ve şirketlerin greenwashing (yeşil aklama) stratejileri, ahlakın bir “sosyal sermaye” haline geldiğini kanıtlıyor. Vicdan, yerini algoritmaların ve toplumsal onayın belirlediği bir “algı yönetimine” bırakıyor.
Nietzsche, ahlakın güç ilişkilerinin bir maskesi olabileceğini öne sürmüştü. Foucault ise iktidarın sadece yasaklamadığını, aynı zamanda “norm” yarattığını ekler. Bugünün normu, “suçtan kurtulabilme başarısı” üzerine kurulu. Hukuk, güçlülerin ahlakını meşrulaştıran bir araç haline geldikçe, toplumsal sözleşmenin ruhu olan “adalet duygusu” aşınıyor. Baltanın yerini nüfuz, pişmanlığın yerini ise kriz yönetimi alıyor.
Bu karanlık tablo karşısında umutsuzluğa kapılmak yerine, vicdanı teknik bir prosedür olmaktan çıkarıp yeniden merkeze almalıyız:
Hukuk eğitimini sadece yasa ezberletmekten çıkarıp, “adalet felsefesi” ve ahlaki sorumluluk bilinciyle donatmak.
Kararları “sistem öyle uygun gördü” diyerek anonimleştirmek yerine, bireyin “ahlaki fail” olma yeteneğini güçlendirmek.
Epstein gibi vakaların gösterdiği “sessizlik sarmalını” kıracak, sivil toplumun denetleyici gücünü artıracak mekanizmalar.
Sadece finansal başarıyı değil, bedel ödeme pahasına sergilenen ahlaki duruşu kutsayan bir kültür inşası.
Hukuk toplumun iskeletidir; vicdan ise ruhu. İskeleti güçlü ama ruhu çekilmiş bir beden, sadece mekanik bir kadavradır. Bugün yaşadığımız kriz, iskeletin ruhu ezmesinden kaynaklanıyor.
Eskiden olduğu gibi vicdanın hukuku mutlak şekillendirdiği bir dünyaya dönemeyiz, ancak vicdanla hukuk arasında daha sağlıklı bir diyalog kurmak zorundayız. Gerçek adalet, mahkeme salonlarının soğuk mermerlerinden önce, insan kalbinin derinliklerindeki o “yazılı olmayan
2025
Hangi ülke veya ülkelerin pasaportuna sahip olduğunuzdan bağımsız olarak, dünya yaşamak için çok kötü bir gezegene dönüştürüldü. Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika, nüfusun tamamına yakınının yaşadığı kıtalar. Artık her birey, ya saldıran ya da saldırılan ülke vatandaşı olmanın yükü ile uyanıyor sabaha. Ya utanç ya da pişmanlık düşürüyor yüzüne haliyesini. Devleti tarafından gözüne bakılarak, söylenen yalanlara inanmamanın yüküyle gidiyor iş yerine. Ne çalışacak ne de çalıştıracak güç kalmamış; yitirilmiş zamanlar kovalıyor birbirini. Gücün adalet için değil, gasp için olduğunu yeni kavrıyor dünya.
Bütün Amerikalılar, 1700’lü yıllar ya da kovboy filmleri gibi yönetilen bir ülkenin parçası olmaktan utanıyor olmalı. Verdikleri ve vermedikleri kararlarda halkın payı tabii ki yüksek. Başkan diye kovboyları seçmeyeceklerdi!
Toprağın altı şana, şöhrete, başarıya doymayanlarla dolu. O bedenlerden damlayan yağlar, “petrol” adıyla kovboyları azdırıyor. Kuzeyden, freni patlamış bir kamyon gibi güneye saldırıyorlar. Tapınakçılarla birlikte öldürdükleri 150 milyon yerliyi hâlâ rahat bırakmıyorlar. Ama o toprak, belki de denizdeki Jaws gibi, hepinizi o açlıklarınızla doyuracak; ya toprakla ya suyla.
Bütün Yahudiler, aciz ve sefil yöneticilerinin soykırım yapmasından dolayı yerin dibine girmeli, erdemle yüzlerini gizlemeli. Bütün bölgeyi süt kovasına damlamış zehir gibi kirletiyorlar. Böyle bir doktrinle yaşamak, onu ilke ve amaç edinmiş yöneticilerin seçmeni olarak anılmanın acısı ağlatmıyorsa; ilahi dinden, ilahi kitaptan bahsedilmesin. Hindu inancı gibi uydurulmuş, masumlara narkoz olarak verilen, mesnetsiz bir ideoloji olduğunu ilan etsinler. Masum yaşıyorsa kayık kadar ülkelerinde? Masumiyete de hiç inanmıyorum; mevzu İsrail ve Yahudiler olduğunda. Yaptıklarının çeyreği bile nesillerini yok etmeye yeter; bunu iyi biliyorlar! Günü geliyor; sarı kovboy kendi derdine düştü, düşecek. İçine etmedikleri yer kalmadı; nereye kaçacaklar? Merak konusu benim için! Hindistan çok hevesli, doyamadı İngiliz kahpeliğine! Nereye kaçsalar günü geldiğinde gazap bulur onları! Gerisini kendileri söylesin!
Esad en azından bir yerle, Rusya ile arasını iyi tutmuştu. Günü doldu, kaçabildi. Biraz geçmiş dönem oluyor belki ama, Ukrayna’dan Yanukoviç de Rusya’ya kaçmıştı. Maduro kovboyu atlatamazsa, Moskova uçağı hazır bekliyor olacak onu. Ne de olsa barış ödüllü, hazır bekleyen bir “şırlık” var. Esad ile Yanukoviç pişti oynuyor; üçü hangi oyunu oynar bilmiyorum. Golf oynamazlar, kesin!
Rus halkı da en yakın akrabalarıyla yıllardır savaştıkları için utanç duymalı. Putin’i seçtiler! Gerçekten seçildiği de ayrı bir muamma. Rakip bile çıkamıyor yaşam endişesinden. Stalin’in 2000 versiyonu olma yolunda oldukça iddialı. Yükseliş ve şaşaalı yıllarında, Ukraynalı mucitlerin buluşlarıyla ürettikleri değerler Birliği ayakta tutmuştu. Geçmişe hürmeten halk bunu hak etmiyordu! Karanlık ve kana doymamış geçmişleri geçmemiş; sadece fırsatları olmamış. Artık gizleyecek bir şey yok. Ha sarı kovboy, ha sarı piton! Hiçbiriniz diğerinin eline su dökemez! Hiçbir şey diğerinin onayı olmadan olmuyor.
Kanada suskun, Danimarka suskun! Güneyden boş dönerse, bütün şarjörü Kanada ve Grönland yiyecek! Çok iyi biliyorlar; güneyden dolu dönmesi için gece gündüz dua ediyorlar. “Bana dokunmayan kovboy ve piton bin yaşasın” havasındalar. Ama nafile! Dolu da dönse, o şarjör boşalacak oraya! Bu da haksızlık karşısında susmanın bedeli olsun.
Afrika’nın varlıkları bütün dünyaya ömür boyu yetecekti; “ver gülüm, öl gülüm” demokrasisi yayılmasa. Yer altı ve yer üstü sömürüsü hâlâ sürüyor, üstüne bir de biyolojik kobay yapıldı insanlar. B.A.E. tırnak kadar cürmüyle hâlâ doymuyor kana! “Neresinden karıştırabilirim?” uğraşında. Yav, aynaya da bakmıyorsun; Osmanlı’nın elli bin köyünden birisin sen! Azgın karınca olma!
Japonya gelişti, uçtu, kaçtı diyorlar! Çok değil, yetmiş yıl önce şehirlerini haritadan silmiş ABD dost; iki kulaç ile ulaştığı Çin düşman! Gelişmiş olsa dostu düşmanı ayırt ederdi muhakkak. Amerika adına Çin ile didişmeye kalkıyor!
Doğusu, batısı, güneyi ve kuzeyi ile dünyanın gelecek yıl için karşısında duran tablo bu. Birkaç gün sonra utanmadan iyi dileklerini gözlerimizin içine baka baka kusacaklar. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! Gezegen dönüyor rotasında da insanlığın rotası falan kalmadı.
Daha iyimser, hoş ve neşeli bir yılsonu yazısı çok isterdim. Yazamadım; sirkte dönen dolapların yarısını bile. Eksik kısmı zaman yazacak elbette.
Mutlu yıllar…
22 Aralık 2025
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.