DOLAR 43,8431 0.02%
EURO 51,7451 0.08%
ALTIN 7.343,642,25
BITCOIN 2826270-4.19483%
İstanbul

AÇIK

SABAHA KALAN SÜRE

Zekeriya Yahşi

Zekeriya Yahşi

05 Nisan 2026 Pazar

Coğrafya, Geometri ve Bayram.

Coğrafya, Geometri ve Bayram.
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Coğrafya, Geometri ve Bayram.

Zamanın dairesel yürüyüşü ile mekânın ilahi mimarisi, Ramazan ile birleştiğinde ortaya tesadüfle açıklanamayacak kadar muazzam bir tablo çıkar. Bu tablo, sadece takvimlerin değişmesi değil; Mekke’nin aritmetik kalbinden yola çıkan, Kudüs’ün optik dengesinden geçen ve İstanbul’un statik zarafetinde kemale eren bir medeniyet şuurunun bayramla mühürlenmesidir. Ancak bu mühür, bugün parçalanmış bir coğrafyanın ve estetiğini kaybetmiş bir zihin dünyasının ağır vebali altındadır.

Hicri takvimin her yıl dünyayı on bir günlük farkla tavaf etmesi, sabit bir dindarlığı değil, “her anı kuşatan bir kulluğun” dersini verir. Ramazan her mevsimi dolaşırken, Mekke’deki altın oran noktası olduğu rivayet edilen Kâbe, tüm iklimlerin ve kıtaların manevi merkezi haline gelir. Bazı araştırmacılar, Kâbe’nin yeryüzündeki altın oran noktalarından birine tekabül ettiğini söyler; bu da onu sadece inancın değil, kâinatın geometrik dengesinin de kalbi yapar.

Mekke “başlangıç”tır; nasıl ki oruç bizi en yalın halimize döndürüyorsa, Mekke de yeryüzünün matematiksel aslına rücu noktasıdır. Çobanın mağara ağzında köpeğine karşı duyduğu o “Allah’ı şüphelendirmeme” hassasiyeti, Kâbe’nin temsil ettiği mutlak tevhidin en saf yankısıdır. Mekke sadece bir başlangıçtır; medeniyet bu yalınlıktan beslenen muazzam bir terkibi gerekli kılar.

Ruh, başladığı noktadan beslenme şekline göre yön tayinine ihtiyaç duyar. Burada Kudüs devreye girer. Kudüs, orucun açlıkla terbiye ettiği nefsin, Miraç ile göklere açılan kapısıdır. Kubbetü’s-Sahra’nın sekizgen yapısındaki altın oran uyumu – sekizgenin her bir kenarının çapı ile kubbenin yüksekliği arasındaki hassas ilişki – bayramın bize sunduğu İslami iz düşümün taşa işlenmiş halidir. Bunu anlamak için Bağdat’ın hikmetini, Endülüs’ün zarafetini ve Semerkant’ın masmavi rüyasını bu silsileye eklemek zorundayız. Bağdat, Beytü’l-Hikme’siyle bilgiyi tercüme edip dönüştürdü; Endülüs, Kurtuba Camii’ndeki ormanı andıran sütunlarıyla mekânı şiire çevirdi; Semerkant, Uluğ Bey’in rasathanesiyle göğün dilini matematikle yorumladı. Medeniyet, Kudüs’ün taşlarında dikey bir yükselişe geçerken, farklı inançların ve kültürlerin bu “geometrik mizan” içinde nasıl yer bulduğunu da bize öğretir. Bugün Kudüs ve çevresi hüzündür, kan gölüdür. Bayramı zalimlerin gölgesinde karşılayan kardeşlerimizin sessizliği, insanlık ayıbıdır. Aynı zamanda adaleti merkeze almayan bir mimarinin asla “medeniyet” olamayacağının metafizik kanıtıdır.

Ve nihayet, bu manevi silsile İstanbul’un kurucu dehasında bir cihan nizamına dönüşür. Mimar Sinan’ın Süleymaniye’de taşa kazıdığı altın oran – külliyenin avlusu ile kubbe yüksekliği arasındaki oran, minarelerin konumlandırılmasındaki geometrik incelik – İslam’ın sadece bir ibadet değil, aynı zamanda bir hukuk ve estetik sistemi olduğunun kanıtıdır. İstanbul, Ramazan’ın bireysel arınma sürecini toplumsal bir dayanışmaya, bayramın coşkulu birleştiriciliğine tahvil eden “kenet taşı”dır. Lakin bugün şapkamızı önümüze koyma vaktidir: Süleymaniye’nin gölgesinde yükselen ruhsuz beton yığınları, o ilahi geometriye açılmış bir savaştır. Mekke’nin sadeliğinden ve İstanbul’un zarafetinden koptuğumuz yerde, şehirlerimiz birer barınma kampına dönüşmüşse, bayramın neşesi sadece bir nostaljiden ibaret kalır. Bugün alışveriş merkezlerinin gölgesinde kaybolan cami avluları, dijital ekranlara hapsolan bayramlaşmalar, o eski dokunun yerini tutamaz.

Bugün modern zamanın pençesinde hâlâ İslami imgeler, simgeler sakız gibi çiğneniyorsa çok kabahatimiz var çook!

Recep, Şaban ve Ramazan isimlerinden imtina eden zihniyet, aslında sadece kelimelere değil; kâinatın fıtratındaki o ilahi nizama karşı bir ontolojik kriz yaşamaktadır. Modernite, kutsalı hayatın dışına iterek insanı mekânsız ve zamansız bir boşluğa mahkûm etmiştir. Oysa isimler silinmeye çalışılsa da, Mekke’nin kalbi atmaya, Kudüs’ün dengesi beklemeye ve İstanbul’un minareleri o büyük nizamı hatırlatmaya devam edecek. Bizim eksiğimiz, bu üç şehrin ruhunu modern dünyanın diliyle yeniden inşa edememektir. Medeniyet sadece geçmişin taklidi değil, o ruhun bugünkü çelişkilerimize sunduğu estetik ve hukuki cevaptır. Bunun için sadece cami yapmak yetmez; o camilerin çevresinde adaletle yoğrulmuş bir hayat, güzellikle dokunmuş bir gündelik yaşam inşa etmek gerekir.

Bayram, bu üç şehrin ruhunu kendi iç dünyamızda birleştirme vaktidir. Mekke’nin vakarıyla arınmak, Kudüs’ün mirasıyla yönümüzü tayin etmek ve İstanbul’un zarafetiyle hayatımızı,  tüm çarpıklıklara rağmen  yeniden inşa etmek. Ramazan’ın sonunda ulaştığımız bu menzil, bizi o çocukluk saflığına geri götürür.

Güle güle Şehr-i Ramazan derken, yeryüzünün bu üç mühür şehrindeki ruhu kalbimize misafir etmenin huzurunu yaşıyoruz. Eğer gökteki nizamı yerdeki izdüşümüyle, adalet ve estetikle harmanlamış, hayranlık mevkisinde tutabilmiş isek, ancak o zaman söz edebiliriz bayramdan.

“La galibe illallah”, şer hükümsüzdür vicdanlarda. Görünecek öz, varılacak  mutlak,  sözleri bir İslam birliği ile nice bayramlara inşallah. Bayramınız mübarek olsun.

Devamını Oku

Vicdanın Gölgesi

Vicdanın Gölgesi
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Vicdanın Gölgesi

2025 değerlendirme yazımızda kısa sürede olması muhtemel bir kaç noktaya temas etmiştik. Trump Venezuela’dan boş dönse bile Grönland ve Kanada hamleleri kesinlikle olacak demiştik. Yazı baskıya girmeden Aksiyon başlamış, Maduro tahminimizin aksine Moskova yerine Newyork’ta! Orman mahkemesi yeraltında ne iş çevirdiğini ileride AI bilgileriyle bize detaylı aktaracak, hepimiz nekadar haklı bir operasyon olduğunu öğreneceğiz! ABD bir kaç bürokrat dışında hiç kimsenin aklının almayacağı hamlleleriyle sorunu getirdi Basra Körfezine yıktı! Petrol, altın, gümüş, borsa ve kripto hareketini bütün dünyayı terste avlayacak şekilde ayarladı ve toplam borcunun dörtte birini sildi!

İran ile anlaşması yada anlaşmaması, para yönünden artık anlamsız. ABD iç dinamikleri aksiyonu aldı, sattı keyfine bakıyor.

Epstein dosyası tam bu dönemde perde değismesi için mükemmel bir geçiş zamanı verdi.

“Bireyin vicdanı hukuktan önce gelirdi! Eskiden!”

Bu sarsıcı ifade, modern toplumun temel bir paradoksuna işaret ediyor: Normlarımız ne kadar gelişirse, etik pusulamız o kadar bulanıklaşıyor. Bu sadece nostaljik bir özlem değil; insanlığın ahlaki evriminde, vicdanın yerini “teknik prosedürlere” bıraktığı kritik bir kırılmanın tespiti.

Vicdanın Arkaik Gücü ve Kadim Pusula

Antik çağlardan modernite öncesi toplumlara kadar vicdan, bireyin sarsılmaz iç mahkemesiydi. Sokrates, yanlış yapmaktansa ölmeyi tercih ederken, devletin yasalarına değil, vicdanına güveniyordu. Kant’ın “içimizdeki ahlak yasası” ifadesi, vicdanın evrensel konumunu özetliyordu. O dönemde hukuk, bu içsel ahlakın toplumsal bir izdüşümü, ruhun yasasının beden bulmuş haliydi.

Günümüzde ise hukuk, yoruma açık boşluklarla dolu teknik bir puzzle’a dönüştü. Burada tehlikeli bir dönüşüm yaşanıyor: Sorumluluğun yerini, soğuk bir teknik süreç olan hesap verebilirlik alıyor. Artık mesele “doğru olanı yapmak” değil, “formüllere ve yasalara uygun kılıfı hazırlamak.”

Güç sahipleri için hukuk, kuralı değil; kuralın nasıl esnetileceğini bilme mahareti haline geldi. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u bir cinayetle ruhunu kaybederken, modern “üstün insanlar” küresel şebekeler kurup sistemin boşluklarında dans ediyor. Jeffrey Epstein davasında gördüğümüz gibi; suç artık bireysel bir sapma değil, paranın ve nüfuzun zırhı arkasında kurumsallaşmış bir “dokunulmazlık” performansı.

“Yanlış yapılmıyor; yalnızca ‘iyi yönetilemeyen’ hatalar oluyor.” Bu yaklaşım, Baudrillard’ın simülasyon kuramının ete kemiğe bürünmüş halidir. Gerçek ahlaki eylemin yerini, “ahlaki görünme performansı” aldı. Vicdan artık içsel bir huzur arayışı değil, dışsal beklentileri yönetmek için kullanılan bir imaj aracıdır.

Sosyal medyadaki virtue signaling (erdem işaretleme) ve şirketlerin greenwashing (yeşil aklama) stratejileri, ahlakın bir “sosyal sermaye” haline geldiğini kanıtlıyor. Vicdan, yerini algoritmaların ve toplumsal onayın belirlediği bir “algı yönetimine” bırakıyor.

Nietzsche, ahlakın güç ilişkilerinin bir maskesi olabileceğini öne sürmüştü. Foucault ise iktidarın sadece yasaklamadığını, aynı zamanda “norm” yarattığını ekler. Bugünün normu, “suçtan kurtulabilme başarısı” üzerine kurulu. Hukuk, güçlülerin ahlakını meşrulaştıran bir araç haline geldikçe, toplumsal sözleşmenin ruhu olan “adalet duygusu” aşınıyor. Baltanın yerini nüfuz, pişmanlığın yerini ise kriz yönetimi alıyor.

Bu karanlık tablo karşısında umutsuzluğa kapılmak yerine, vicdanı teknik bir prosedür olmaktan çıkarıp yeniden merkeze almalıyız:

Hukuk eğitimini sadece yasa ezberletmekten çıkarıp, “adalet felsefesi” ve ahlaki sorumluluk bilinciyle donatmak.

Kararları “sistem öyle uygun gördü” diyerek anonimleştirmek yerine, bireyin “ahlaki fail” olma yeteneğini güçlendirmek.

Epstein gibi vakaların gösterdiği “sessizlik sarmalını” kıracak, sivil toplumun denetleyici gücünü artıracak mekanizmalar.

Sadece finansal başarıyı değil, bedel ödeme pahasına sergilenen ahlaki duruşu kutsayan bir kültür inşası.

Hukuk toplumun iskeletidir; vicdan ise ruhu. İskeleti güçlü ama ruhu çekilmiş bir beden, sadece mekanik bir kadavradır. Bugün yaşadığımız kriz, iskeletin ruhu ezmesinden kaynaklanıyor.

Eskiden olduğu gibi vicdanın hukuku mutlak şekillendirdiği bir dünyaya dönemeyiz, ancak vicdanla hukuk arasında daha sağlıklı bir diyalog kurmak zorundayız. Gerçek adalet, mahkeme salonlarının soğuk mermerlerinden önce, insan kalbinin derinliklerindeki o “yazılı olmayan

Devamını Oku

2025

2025
0

BEĞENDİM

ABONE OL

2025

Hangi ülke veya ülkelerin pasaportuna sahip olduğunuzdan bağımsız olarak, dünya yaşamak için çok kötü bir gezegene dönüştürüldü. Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika, nüfusun tamamına yakınının yaşadığı kıtalar. Artık her birey, ya saldıran ya da saldırılan ülke vatandaşı olmanın yükü ile uyanıyor sabaha. Ya utanç ya da pişmanlık düşürüyor yüzüne haliyesini. Devleti tarafından gözüne bakılarak, söylenen yalanlara inanmamanın yüküyle gidiyor iş yerine. Ne çalışacak ne de çalıştıracak güç kalmamış; yitirilmiş zamanlar kovalıyor birbirini. Gücün adalet için değil, gasp için olduğunu yeni kavrıyor dünya.

Bütün Amerikalılar, 1700’lü yıllar ya da kovboy filmleri gibi yönetilen bir ülkenin parçası olmaktan utanıyor olmalı. Verdikleri ve vermedikleri kararlarda halkın payı tabii ki yüksek. Başkan diye kovboyları seçmeyeceklerdi!

Toprağın altı şana, şöhrete, başarıya doymayanlarla dolu. O bedenlerden damlayan yağlar, “petrol” adıyla kovboyları azdırıyor. Kuzeyden, freni patlamış bir kamyon gibi güneye saldırıyorlar. Tapınakçılarla birlikte öldürdükleri 150 milyon yerliyi hâlâ rahat bırakmıyorlar. Ama o toprak, belki de denizdeki Jaws gibi, hepinizi o açlıklarınızla doyuracak; ya toprakla ya suyla.

Bütün Yahudiler, aciz ve sefil yöneticilerinin soykırım yapmasından dolayı yerin dibine girmeli, erdemle yüzlerini gizlemeli. Bütün bölgeyi süt kovasına damlamış zehir gibi kirletiyorlar. Böyle bir doktrinle yaşamak, onu ilke ve amaç edinmiş yöneticilerin seçmeni olarak anılmanın acısı ağlatmıyorsa; ilahi dinden, ilahi kitaptan bahsedilmesin. Hindu inancı gibi uydurulmuş, masumlara narkoz olarak verilen, mesnetsiz bir ideoloji olduğunu ilan etsinler. Masum yaşıyorsa kayık kadar ülkelerinde? Masumiyete de hiç inanmıyorum; mevzu İsrail ve Yahudiler olduğunda. Yaptıklarının çeyreği bile nesillerini yok etmeye yeter; bunu iyi biliyorlar! Günü geliyor; sarı kovboy kendi derdine düştü, düşecek. İçine etmedikleri yer kalmadı; nereye kaçacaklar? Merak konusu benim için! Hindistan çok hevesli, doyamadı İngiliz kahpeliğine! Nereye kaçsalar günü geldiğinde gazap bulur onları!  Gerisini kendileri söylesin!

Esad en azından bir yerle, Rusya ile arasını iyi tutmuştu. Günü doldu, kaçabildi. Biraz geçmiş dönem oluyor belki ama, Ukrayna’dan Yanukoviç de Rusya’ya kaçmıştı. Maduro kovboyu atlatamazsa, Moskova uçağı hazır bekliyor olacak onu. Ne de olsa barış ödüllü, hazır bekleyen bir “şırlık” var. Esad ile Yanukoviç pişti oynuyor; üçü hangi oyunu oynar bilmiyorum. Golf oynamazlar, kesin!

Rus halkı da en yakın akrabalarıyla yıllardır savaştıkları için utanç duymalı. Putin’i seçtiler! Gerçekten seçildiği de ayrı bir muamma. Rakip bile çıkamıyor yaşam endişesinden. Stalin’in 2000 versiyonu olma yolunda oldukça iddialı. Yükseliş ve şaşaalı yıllarında, Ukraynalı mucitlerin buluşlarıyla ürettikleri değerler Birliği ayakta tutmuştu. Geçmişe hürmeten halk bunu hak etmiyordu! Karanlık ve kana doymamış geçmişleri geçmemiş; sadece fırsatları olmamış. Artık gizleyecek bir şey yok. Ha sarı kovboy, ha sarı piton! Hiçbiriniz diğerinin eline su dökemez! Hiçbir şey diğerinin onayı olmadan olmuyor.

Kanada suskun, Danimarka suskun! Güneyden boş dönerse, bütün şarjörü Kanada ve Grönland yiyecek! Çok iyi biliyorlar; güneyden dolu dönmesi için gece gündüz dua ediyorlar. “Bana dokunmayan kovboy ve piton bin yaşasın” havasındalar. Ama nafile! Dolu da dönse, o şarjör boşalacak oraya! Bu da haksızlık karşısında susmanın bedeli olsun.

Afrika’nın varlıkları bütün dünyaya ömür boyu yetecekti; “ver gülüm, öl gülüm” demokrasisi yayılmasa. Yer altı ve yer üstü sömürüsü hâlâ sürüyor, üstüne bir de biyolojik kobay yapıldı insanlar. B.A.E. tırnak kadar cürmüyle hâlâ doymuyor kana! “Neresinden karıştırabilirim?” uğraşında. Yav, aynaya da bakmıyorsun; Osmanlı’nın elli bin köyünden birisin sen! Azgın karınca olma!

Japonya gelişti, uçtu, kaçtı diyorlar! Çok değil, yetmiş yıl önce şehirlerini haritadan silmiş ABD dost; iki kulaç ile ulaştığı Çin düşman! Gelişmiş olsa dostu düşmanı ayırt ederdi muhakkak. Amerika adına Çin ile didişmeye kalkıyor!

Doğusu, batısı, güneyi ve kuzeyi ile dünyanın gelecek yıl için karşısında duran tablo bu. Birkaç gün sonra utanmadan iyi dileklerini gözlerimizin içine baka baka kusacaklar. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! Gezegen dönüyor rotasında da insanlığın rotası falan kalmadı.

Daha iyimser, hoş ve neşeli bir yılsonu yazısı çok isterdim. Yazamadım; sirkte dönen dolapların yarısını bile. Eksik kısmı zaman yazacak elbette.

Mutlu yıllar…

22 Aralık 2025

Devamını Oku

Gelişmiş Ülkelerin Bağımlılık Yoluyla Yükselişi: Sarsılan Küresel Düzen ve Yeni Bir Jeopolitik Gerçeklik!

Gelişmiş Ülkelerin Bağımlılık Yoluyla Yükselişi: Sarsılan Küresel Düzen ve Yeni Bir Jeopolitik Gerçeklik!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Gelişmiş Ülkelerin Bağımlılık Yoluyla Yükselişi: Sarsılan Küresel Düzen ve Yeni Bir Jeopolitik Gerçeklik!

Tarihsel kayıtlara bakıldığında, modern dünya düzenini kuran ve “gelişmiş” statüsüne erişen ulusların çoğunun, bu konumlarını salt iç dinamiklere değil, diğer coğrafyaları sistematik bir şekilde kendine bağımlı kılma, kaynaklarını transfer etme ve siyasi iradelerini kontrol altına alma üzerine kurulu stratejilere borçlu olduğu görülür. Bu yapısal düzen, yüzlerce yıl boyunca form değiştirerek varlığını korumuş; köle ticaretinin acımasızlığından sömürge imparatorluklarının idari yapısına, oradan da modern finansal ve teknolojik bağımlılık ağlarına evrilmiştir. 21. yüzyıl ise bu köklü hegemonyanın beklenmedik krizler ve jeopolitik şoklarla sarsıldığı, zaaflarının açıkça ortaya çıktığı ve yeni bir küresel denge arayışının zorunlu hale geldiği bir dönüm noktasıdır.

Bu makale, Batı merkezli bağımlılık modelinin işleyiş mekanizmalarını derinlemesine inceleyecek; 2008 Küresel Finans Krizi ve COVID-19 pandemisi gibi olayların bu modelin kırılganlığını nasıl ifşa ettiğini analiz edecek ve Ukrayna-Rusya Savaşı ekseninde şekillenen yeni, çok kutuplu jeopolitik denklemin mevcut düzeni nasıl kökten değiştirdiğini değerlendirecektir.

Gelişmiş Batılı güçlerin küresel hegemonyayı tesis etme yolculuğu, Sanayi Devrimi’nin tetiklediği durdurulamaz ham madde ve pazar arayışıyla başlar. 17. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar süren dönemde, bu ihtiyaç doğrudan sömürgecilik ve askeri emperyalizm yoluyla karşılanmıştır. Bu süreçte, Immanuel Wallerstein’ın da işaret ettiği gibi, dünya ekonomisi “merkez” olarak adlandırılan sanayileşmiş Batı ülkeleri ile “çevre” olarak nitelendirilen sömürülen bölgeler arasında net bir ayrıma tabi tutulmuştur. Çevrenin tek işlevi, merkeze düşük maliyetli ham madde ve emek sağlamaktı.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, bu model bir transformasyona uğradı. Artık askeri işgaller pahalı ve siyaseten meşruiyetini yitirmişti. Yeni bağımlılık stratejisi, kurumsal ve finansal araçlara odaklandı. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kurumlar, borç verme ve yapısal uyum programları aracılığıyla gelişmekte olan ülkelerin ekonomik politikalarını şekillendirdi. Ticaret anlaşmaları, Batı’nın tarım ve sanayi ürünlerine pazar açarken, çevre ülkelerin katma değerli üretim yapma potansiyelini kısıtladı. Bu dönemde, askeri müdahaleler nadiren doğrudan kaynak kontrolü için yapılsa da, genellikle “demokrasiyi yayma” veya “insani müdahale” gibi daha “temiz” retoriklerle meşrulaştırılarak, bölgesel istikrarsızlıklar ve kaynak transferi için uygun ortam yaratma işlevi gördü. Bu durum, hegemon güçlerin ekonomik çıkarlarını korumak için yumuşak güç ile sert gücü iç içe kullandığı bir neo-emperyalizm çağı olarak tanımlanabilir.

Batı’nın mutlak üstünlüğüne dayalı bu yapısal düzen, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde iki büyük şokla sarsıldı.

2008 Küresel Finans Krizi: ABD’den yayılan bu kriz, küresel finansal sistemin ne kadar spekülatif, düzenlemesiz ve ahlaki açıdan sorunlu olduğunu gözler önüne serdi. Krizi yaratan bankalar ve kurumlar, büyük ölçüde kurtarıldı; bu durum, maliyetlerin sıradan vatandaşlara yüklendiği, ancak risklerin özel sermaye tarafından alındığı bir sistemik adaletsizliği ifşa etti. Bu olay, Batı’nın finansal yönetim modeline olan küresel güveni ciddi şekilde zedeledi.

COVID-19 Pandemisi (2020): Pandemi, uluslararası işbirliği ve küresel tedarik zincirleri hakkındaki tüm iddiaları yerle bir etti. Kritik tıbbi malzemelerde dahi ulusal çıkarların uluslararası işbirliğinin önüne geçtiği görüldü. Özellikle Asya’ya aşırı bağımlı olan küresel tedarik zincirlerinin bir anda çökmesi, merkez ülkelerin stratejik üretim kapasitelerini kaybetmenin bedelini çok ağır ödediğini gösterdi. Her ülkenin kendi içine kapandığı bu dönem, Batı’nın küresel liderlik iddiasının mutlak hakimiyet yerine derin bir kırılganlık üzerine kurulu olduğunu kanıtladı.

Bu krizler, mevcut düzenin 21. yüzyılın öngörülemeyen zorluklarını karşılamakta yetersiz kaldığını ve köklü bir revizyona ihtiyaç duyduğunu kanıtladı.

Soğuk Savaş sonrası dönemde “büyük bir ödül” olarak görülen Rusya Federasyonu’nun kontrol altına alınması, Batılı stratejistlerin uzun vadeli hedefi olmuştur. NATO’nun Rus sınırlarına doğru istikrarlı genişlemesi ve Ukrayna’nın Batı blokuna entegre edilme çabaları, bu gerilimi tırmandırdı. Ukrayna’nın bir tampon bölge olmaktan çıkarılıp doğrudan bir mücadele alanına dönüştürülmesi, 2014’teki siyasi olaylar ve Kırım’ın ilhakı ile doruğa ulaştı.

2022’deki geniş çaplı işgal, Batı’nın uzun süredir uyguladığı kışkırtma stratejisinin nihai sonucu olarak görülebilir. Senaryo basitti: Rusya’yı bir savaşa zorlamak, ekonomik ve askeri olarak hızla yıpratmak ve nihayetinde Rusya Federasyonu’nun jeopolitik olarak zayıflamasına veya parçalanmasına zemin hazırlamaktı. Bu, Batı için sadece jeopolitik bir zafer değil, aynı zamanda askeri sanayii kompleksine devasa bir pazar ve Ukrayna’nın zengin toprak altı kaynakları üzerinde dolaylı kontrol anlamına gelecekti.

Ancak, savaşın beklenenden uzun sürmesi, planlanan senaryonun işlemediğini gösterdi. Rusya’nın beklenmedik direnci ve savaşın bir yıpratma mücadelesine dönüşmesi, Batı ittifakı içinde ciddi çatlaklar yarattı. Ukrayna’ya gönderilen devasa askeri ve mali yardım paketleri, özellikle Avrupa ülkeleri üzerinde enflasyonist baskılar, ekonomik yükler ve siyasi bölünmeler yarattı. Öte yandan, savaş ortamı, dünyanın en büyük borçlu ülkesi konumundaki ABD için bir nefes alma fırsatı yarattı: NATO’nun güçlendirilmesi, savunma bütçelerinin artırılması ve enerji ihracatı üzerinden gelir elde edilmesi gibi avantajlar sağlandı. Bu, savaşın, küresel ekonominin yapısal sorunlarını çözmek yerine, sadece sorunları başka coğrafyalara ve zamanlara erteleyen bir mekanizma haline geldiğini gösterdi.

IV. Siyasi Kırılganlık ve Ahlaki Çöküş

Ukrayna’daki savaş, ABD’nin iç siyasetinde de derin bir kırılmaya yol açtı. Mevcut yönetimin sert “şahin” politikaları, Çin’e karşı gerilimi tırmandırması ve Ortadoğu’daki hassas dengeleri gözetme çabaları, içerideki seçmen kitlesinde derin kutuplaşmalara neden oldu.

Eski Başkan Donald Trump’ın yeniden yükselişi, küresel aktörler için büyük bir belirsizlik kaynağı oldu. Trump’ın uluslararası işbirliğinden çekilme (izolasyonist) söylemleri ve Putin ile Ukrayna’nın toprak altı kaynakları üzerinden bir “pazarlık masası” kurma iddiaları, Batı ittifakının geleceği hakkında ciddi endişeler doğurdu. Trump’ın Arap Yarımadası’ndan Avrupa Birliği’ne kadar uzanan agresif dış politika hamleleri, kaynak ve sömürü odaklı bir ekonomi politikası izlediği eleştirilerini güçlendirdi. Bu durum, ister geleneksel ister yeni nesil siyasetçiler olsun, temel zihniyetin değişmediğini, sadece sömürü araçlarının ve söylemlerinin değiştiğini gösteriyordu.

Bu yüksek siyaset oyunlarının gölgesinde, insani trajediler katlanarak devam etmektedir. Ukrayna’daki yıkımın ötesinde, Ortadoğu’daki çatışmalar, özellikle Filistin/Gazze’de yaşanan insani kriz, uluslararası hukukun ve insan hakları söyleminin ne kadar etkisiz ve çifte standartlı olduğunu acı bir şekilde ortaya koymaktadır. Dünyanın bir köşesinde silahlanma harcamaları trilyon dolarları bulurken, diğer köşesinde temel gıda ve ilaç ihtiyacını karşılayamayan milyonlarca insanın açlık ve hastalıkla boğuşması, mevcut küresel düzenin sadece jeopolitik değil, aynı zamanda derin bir ahlaki ve etik kriz içinde olduğunun kanıtıdır.

Ayrıca, Batı ittifakına tam olarak entegre olmayan, kendi bağımsız politikalarını izlemeye çalışan Venezuela ve İran gibi ülkelerin, “nükleer program,” “uyuşturucu kaçakçılığı” veya “insan hakları ihlalleri” gibi gerekçelerle sürekli bir baskı ve yaptırım rejimine tabi tutulması, bağımlılık modelinin siyasi kontrol ayağını göstermektedir. Bu ülkelerdeki iç muhalif gruplar, zaman zaman Batı tarafından desteklenerek, bu ülkelerin iç kaynakları üzerinde kontrol kurma stratejisinin bir parçası haline getirilmektedir.

Sonuç: Çok Kutuplu Düzene Geçiş Zorunluluğu

Gelişmiş ülkelerin bağımlılık yoluyla büyüme modeli, 21. yüzyılın çok kutuplu, karmaşık ve belirsizliklerle dolu dünyasında artık sürdürülebilirliğini yitirmiştir. Ukrayna Savaşı, bu modelin kırılma noktasına ulaştığını; ne Rusya’nın ne de Batı’nın tek başına beklediği sonucu elde edemediğini göstermiştir. ABD’nin iç siyasi kutuplaşmaları, Avrupa’nın enerji ve güvenlik konusundaki sorunları, Rusya’nın beklenmeyen direnci ve özellikle Çin’in yükselişi, küresel güç dengesini temelden değiştirmiştir.

Temeldeki feodal, kaynak transferine dayalı ve sömürücü zihniyet değişmedikçe, siyasi figürlerin değişmesi, sistemik bir dönüşüm sağlamayacaktır. Yaşanan kan, gözyaşı ve yıkım, bölgesel halklar için büyük bir bedel olmakla kalmayacak, uzun vadede küresel sistemin tamamı için de büyük bir maliyet yaratacaktır.

İnsanlığın önündeki en kritik sınav, bu çağdışı bağımlılık ve hegemonya modelini terk ederek, daha adil, çok taraflı, kapsayıcı ve iş birliğine dayalı yeni bir küresel düzeni inşa edip edemeyeceğimizdir. Bu yeni düzen, sadece ekonomik çıkarlar üzerine değil, aynı zamanda küresel iklim krizi, pandemiler ve insani krizler gibi ortak zorluklara karşı gerçek dayanışma ve ahlaki sorumluluk temelinde inşa edilmelidir.

Zekeriya Yahşi

2 Kasım 2025

Devamını Oku

Kutupların Güncel Gücü

Kutupların Güncel Gücü
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Varoluş, zıtlıkların uyumudur aslında. Gece olmadan gündüzün kıymeti, soğuk olmadan sıcağın değeri anlaşılmaz. Tıpkı bir pildeki anot ve katot gibi… Bu, diğer tüm örneklerden farklıdır, çünkü bu iki kutup, tıpkı Dünya ile aramızdaki görünmez bağ gibi, enerjinin akması için vazgeçilmez bir bütünlüğü temsil eder. Ancak günümüz toplumuna baktığımızda, bu doğal dengenin telleriyle oynandığını görüyoruz. Kutuplaşma, artık hayatın her zerresine sinmiş, insanları uzlaşmaz uçlara sürükleyen bir olgu haline geldi. Siyaset, spor, din… Tüm bu alanlar, artı ve eksi yüklü kutupların devasa, aşılmaz Everest dağlarına dönüştüğü bir savaş alanı.

Bu toplumsal kutuplaşmalar, tıpkı şarj olan bir bataryanın ritmik nabzı gibi, dönem dönem zirve yapar. Siyasette bir lider değişimiyle yükselişe geçen partiler, şampiyonlukla birlikte taraftar kitlesi katlanan spor kulüpleri.

Bunlar, enerjinin yükselişe geçtiği anlardır. Fakat dini ve manevi alandaki kutuplaşma çok daha farklıdır. Buradaki enerji değişimi çok daha yavaş, çok daha derinden işler. Hidayet, nasip, kader gibi insan iradesinin ötesindeki kavramlar bu sürece rengini verir. Ve son dönemde Batı’da yaşananlar, tam da bu derin akımın somut bir tezahürüdür.

Özellikle aktivistlerin öncülüğünde, geleneksel din anlayışlarından uzaklaşan binlerce insan için İslam, yeni bir manevi kutup haline geliyor. Bu, yeşil ışığın yanmasını bekleyen bir trafik sıkışıklığı gibi; uzun süredir bekleyen bir arayışın, ruhi bir boşluğun sonucudur. İslam, özellikle sosyal adalet arayan veya materyalist batı kültürüne manevi bir alternatif arayan gençler ve kadınlar arasında güçlü bir cazibe merkezi olmuştur. Bu, sadece istatistiksel bir artış değil, küresel bir ruh halinin, yeni bir arayışın tezahürüdür.

Ancak bu şarj döngüsü tek yönlü değildir. Her yükselişin bir deşarjı, her dolumun bir boşalımı vardır. Batı’da İslam’a yöneliş artarken, bir yandan da dinden çıkışlar yaşanmakta, eski Müslümanlar seslerini yükseltmektedir. Bu, enerjinin asla yok olmadığını, eldeki  nimetin hoyratça  dönüştüğünü bize hatırlatır.

Diğer yanda, Siyonizm uzun yıllar siyasi ve dini arenada etkin olmuş şımarmış ve soykırıma kalkışmış olsada bataryası tükenmektedir. “Hazıra dağ dayanmaz” atasözünün gerçekliği, bu noktada kendini gösteriyor. Dolu bir batarya nasıl ki zamanla şarjını kaybederse, katı ideolojiler de değişen dünya dinamikleri karşısında aynı etkiyi sürdüremezler. Özellikle Batı’daki bazı ülkelerde, İsrail’e verilen geleneksel desteğin azalması, büyük şehirlerde ve üniversitelerde yükselen protesto sesleri, bu deşarjın somut göstergeleridir. Hatta Yahudi diasporası içinde bile bu kavram artık net bir kabul görmekten uzaktır.

Aktivistler ise bu kutuplaşmanın katalizörü, enerji akışını hızlandıran iletkenlerdir. İslam’ı tebliğ eden gruplar, Batı’da yeni bir manevi kutup inşa ederken, diğer taraftan eleştirel sesler de toplumsal söylemde yeni bir alan açmaktadır. Kutuplaşma, böylece her iki taraftan da ivme kazanmaktadır.

Batı’da İslam’a yönelim devam ederken,  sallanan bazı yapılar küresel destek erimesiyle yüzleşmektedir. Bu akış; manevi arayışlar, sosyolojik değişimler ve aktivistlerin eylemleri ile sürekli şekillenmektedir. Güneşin batıdan doğmadan önce İslam’ın doğduğu gerçeklik artık aşikardır. Ortadoğu ve Afrika toplumlarından henüz  yüksek volümlü sesler çıkmasa da umudumuzu koruyacağız.

Hayat, anot ve katot gibi, biri olmadan diğerinin anlamını yitireceği zıtlıkların sonsuz dansıdır. Asıl mesele, bu kutuplar arasında sağlıklı bir enerji akışı sağlayabilmektir. Bir kutbun tamamen devre dışı kalması değil, enerjinin dönüşerek, evrilerek varlığını sürdürmesi esas olandır. Bu sürekli değişimin sonunda, toplumlar ya yeni zirvelere tırmanacak ya da yepyeni dengelerin eşiğinde uyanacaktır. Uyanalım lütfen.

Zekeriya yahşi.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.