FAİZE BOĞULAN SANAYİCİ, DARALAN İHRACAT VE KÜRESEL REKABET

FAİZE BOĞULAN SANAYİCİ, DARALAN İHRACAT VE KÜRESEL REKABET

ABONE OL
Temmuz 20, 2025 16:27
FAİZE BOĞULAN SANAYİCİ, DARALAN İHRACAT VE KÜRESEL REKABET
0

BEĞENDİM

ABONE OL

FAİZE BOĞULAN SANAYİCİ, DARALAN İHRACAT VE KÜRESEL REKABET

Bir ülkenin ekonomisini, yalnızca rakamlarla değil; o rakamların arkasındaki ruh haliyle de okumak gerekir. ürkiye ekonomisine baktığınızda, resmi göstergelerden çok daha güçlü bir gerçekliği görüyoruz: Sanayici yorgun, ihracatçı umutsuz, yatırımcı kararsız.

2023 ve 2024 yılları, Türk sanayisi için finansman açısından adeta “toprağa yağmurun uğramadığı yıllar” oldu. %37–38 seviyelerinde seyreden ticari kredi faiz oranları, yeni yatırımı değil, mevcut kapasiteyi bile sürdürülebilir kılmayı zorlaştırdı. Birçok sanayici için büyüme değil, ayakta kalmak başarı kriteri haline geldi.

TOBB’un açıkladığı 250 milyar TL’lik “Nefes Kredisi” paketi kulağa umut verici gelse de reel sektörde bu desteklerin çoğu ya yeterli değil ya da pratikte erişilmesi çok güç. Kredinin adı nefes olsa da, ulaşamayan için bu oksijen değil, suskunluk demek. Ve şu an Türkiye ekonomisinin sesi en çok çıkan değil, en sessiz kalan kesimi tam da burası.

İçerideki bu finansal kıskacın yanında, dış ticaretteki gelişmeler daha da düşündürücü. Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan Avrupa’da talep daralıyor. Avrupa’da yavaşlayan büyüme, çevreci regülasyonlar, Türk mallarına yönelik karbon ayak izi baskısı gibi dinamikler, ihracatçımızın önüne yeni engeller koyuyor. Buna karşın ithalat ise hâlâ canlı.

Yani tablo net: Satmak zorlaşıyor, almak kolaylaşıyor. Dış ticaret açığı büyüyor, üretim motivasyonu zayıflıyor, ihracatın büyüme üzerindeki kaldıraç etkisi zayıflıyor.

Oysa Türkiye, 2010’ların başında “düşük kur, yüksek faiz” sarmalından çıkıp “yüksek katma değerli ihracat” hayalleri kuruyordu. Bugün ise düşük katma değerli ürünleri bile dış pazarlarda rekabetçi fiyata sunmakta zorlanır hale geldi. Ve bu zorluk, yalnızca üretim değil, finansman, lojistik, enerji ve teknolojik dönüşüm ekseninde çarpan etkisi yarattı. Sanayide kapasite kullanım alanının azalması bunun bir göstergesi oldu.

Tüm bu zorluklara paralel olarak, küresel ekonomi sessiz sedasız ama devrimsel bir değişim yaşıyor. Çin’in para birimi Yuan, bölgesel ticarette giderek daha fazla tercih edilen bir ödeme aracı hâline geliyor. Rusya, İran, Körfez ülkeleri ve hatta bazı Afrika devletleri, dolara olan bağımlılığı azaltmak için Yuan, Ruble, Dirhem gibi yerel para birimleriyle anlaşmalar yapıyor.

Doların bir zamanlar tartışılmaz olan hegemonyası artık çatırdıyor. Türkiye bu gelişmeleri yeterince yakından izliyor mu? Daha önemlisi, bu dönüşümün içinde kendi yolunu çizme iradesi gösterebiliyor mu?

Örneğin; Çin ile ticaretimizin %80’inden fazlası hâlâ dolar cinsinden. Oysa alternatif para birimleriyle yapılacak ticaret, hem kur riskini azaltabilir hem de finansal bağımlılığı kırabilir. Merkez Bankası’nın bu alanda daha proaktif olması, Eximbank gibi kurumların bölgesel para birimleriyle kredi mekanizmaları geliştirmesi gerekmez mi?

Bugün Türkiye sanayisinin sesi, olması gerektiğinden daha kısık

Sanayici için yatırım, artık “geleceği büyütmek” değil; “bugünü kurtarmak” anlamına geliyor. Finansman bulamayan, bulsa da yüksek maliyetle bulduğu için çekinen bir üretici profilimiz var. Bu yapısal sorun çözülmedikçe, orta ve uzun vadeli stratejiler kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm.

İhracat pazarlarımız daralırken, yeni pazarlara açılmak için inovatif ürünler, lojistik altyapı ve dijitalleşme yatırımları şart. Ancak bu yatırımların da finansmana ihtiyacı var. Kısır döngü buradan besleniyor: Finansman yoksa yatırım da yok, yatırım yoksa dönüşüm de.

Bir yol ayrımındayız;

Küresel rekabet artık yalnızca daha ucuza üretmek değil, daha akıllıca üretmek üzerine kurulu. Geleceğin ekonomisinde dijitalleşme, yeşil dönüşüm ve para politikalarında çok kutupluluk öne çıkıyor. Türkiye bu yeni dünyada nerede duracak?

Eğer hâlâ faiz tartışmalarıyla, günü kurtaran kredi paketleriyle oyalanırsak, bu treni kaçırmakla kalmayız; kendi raylarımızı da sökeriz. Oysa Türkiye’nin üretim gücü, genç nüfusu ve jeopolitik konumu bu yarışta öne çıkmak için yeterli potansiyele sahip. Ama bu potansiyel, doğru stratejiyle desteklenmediğinde yalnızca bir “kaybedilmiş fırsatlar arşivine” dönüşür.

Şimdi karar zamanı: Türkiye, sanayicisinin sesine kulak vererek küresel dönüşümün aktörlerinden biri olacak mı? Yoksa kendi iç çelişkileri içinde, dünya değişirken yerinde saymayı mı tercih edecek?

Hep birlikte göreceğiz…

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP
300x250r
300x250r

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.