SAVAŞIN EKONOMİYE FATURASI
SAVAŞIN EKONOMİYE FATURASI
Ortadoğu’da yükselen her gerilim Türkiye’de yalnızca siyasi bir tartışma konusu değil; aynı zamanda ekonomik riski de beraberinde getiriyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarıyla başlayan son kriz de tam olarak böyle bir tabloyu ortaya çıkardı. Türkiye savaşın tarafı değil, ancak coğrafya ve ekonomi bazen taraf olmayı gerektirmeden de bedel ödetebiliyor.
Bugün piyasaların en çok baktığı gösterge petrol fiyatları. Çünkü İran meselesi sadece bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda bir enerji krizi potansiyeli taşıyor. Savaşın başlamasıyla birlikte petrol fiyatları kısa sürede 70 dolar seviyelerinden 100 doların üzerine çıktı ve bazı günlerde 110 doları gördü. Sorun yalnızca fiyat artışı değil. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki konumu bu krizi küresel ekonominin merkezine taşıyor. Çünkü dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si bu dar su yolundan geçiyor. Bu geçiş hattı aksadığında petrol fiyatı yalnızca enerji sektörünü değil, tüm ekonomiyi etkileyen bir zincir reaksiyonu başlatıyor.
Türkiye açısından mesele daha da hassas. Çünkü Türkiye enerji ithalatına büyük ölçüde bağımlı bir ekonomi. Ülke petrolünün yaklaşık yüzde 90’ını, doğal gazının ise neredeyse tamamını dışarıdan alıyor. Bu nedenle enerji fiyatlarındaki her artış Türkiye için doğrudan maliyet anlamına geliyor. Bu etkiyi kabaca rakamlarla anlatırsak; petrol fiyatında her 10 dolarlık artış Türkiye’nin enerji faturasını yıllık yaklaşık 4–5 milyar dolar yükseltiyor. Eğer petrol fiyatı 100 dolar seviyelerinde kalırsa cari açığın hızla büyümesi kaçınılmaz bir başka deyişle 55–60 milyar dolar seviyeleri görülebilir.
Bunun da Türkiye ekonomisinin en hassas noktası olan döviz dengesi üzerinde ciddi bir baskı oluşturması kaçınılmaz. Enerji fiyatlarındaki artışın ikinci etkisi ise enflasyon. Türkiye’de enerji maliyetleri yalnızca akaryakıt fiyatlarını değil, taşımacılığı, sanayiyi ve gıda fiyatlarını da doğrudan etkiliyor. Petrol fiyatlarının yüksek kalması halinde enflasyonun yeniden hızlanması ve yeniden yüzde 30’un üzerine çıkması uzak ihtimal değil. Enerji maliyetlerindeki artışın raflara yansıması doğal bir sonuç. Savaşın Türkiye ekonomisine etkisi yalnızca enerjiyle sınırlı değil. Bölgesel gerilim turizm ve ticaret açısından da risk oluşturuyor. Doğu Akdeniz’in “istikrarsız bölge” algısına girmesi turizm gelirlerini olumsuz etkileyebilir. Oysa turizm Türkiye için yıllık 60 milyar doları aşan kritik bir döviz kaynağı.
Bir başka risk ise küresel finans piyasaları. Savaş ortamlarında yatırımcılar genellikle güvenli limanlara yönelir. Bu da gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışını hızlandırabilir. Türkiye gibi dış finansmana ihtiyaç duyan ekonomiler için bu durum döviz kuru üzerinde ek baskı yaratabilir.
Ancak tablonun tamamen karanlık olduğunu söylemek de doğru değil. Türkiye’nin enerji tedarik kaynaklarını çeşitlendirmiş olması ve LNG altyapısının güçlenmesi kısa vadede arz kesintisi riskini sınırlıyor. Ancak savaşın uzaması durumunda bu kaynak çeşitliliği de yeterli olmayacak. Aslında Türkiye için asıl mesele savaşın kendisi değil, süresi. Eğer kriz kısa süreli kalırsa piyasalardaki dalgalanma geçici olabilir. Ancak çatışma aylarca sürer ve Hürmüz Boğazı gibi kritik ticaret yolları uzun süre kapalı kalırsa dünya ekonomisi yeni bir enerji şoku yaşayabilir.
Bu senaryoda Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için savaşın maliyeti yalnızca petrol faturasıyla sınırlı kalmaz; enflasyondan döviz kuruna, üretim maliyetlerinden büyümeye kadar geniş bir ekonomik alanı etkiler.
Sonuçta Ortadoğu’da çıkan her savaş Türkiye’ye bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Enerji bağımlılığı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir mesele. Ve bu kriz bize bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik güvenliği petrol fiyatlarından değil, enerji bağımsızlığından geçiyor.